Naomi Watts etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Naomi Watts etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Mayıs 2015 Cumartesi

Birdman: Or (The Unexpected Virtue of Ignorance) (2014)



Cahilliğin umulmayan erdemi

Öncelikle Amores Perros'tan, sonra da 21 Grams'dan, Babel'den bildiğim efsane yönetmen Alejandro González Iñárritu son bombasıymış. Biutiful da var ama onu henüz izlemedim.

80'li yılların sonlarına doğru Tim Burton'un Batmani Michael Keaton'un başrolde olduğu bir garip süperkahraman filmi. Şimdi "süperkahraman filmi" dediğime de bakmayın lütfen. Aslında bir şizofreni tanısından, çok şiddetli bir kara mizahtan ya da bir süperkahraman filmleri eleştirisinden de bahsedenler olmuştur mutlaka. Biz "iyi film" noktasında buluşalım. Çok fazla kafa yormaya da lüzum yok zaten. İnternet "aneliz" dolu.

Ben bu film ile asıl performansa doydum. Edward Norton'u ne kadar özlemişim yahu. Bu kadar muazzam bir performans seyretmeyeli uzun zaman olmuştu. Normal şartlarda Hangover serisi ve Robert Downey Jr. ile çektiği komedi filmi ertesi yakaladığı çıkışı adeta "Biz zaten bu işlerin adamıyız yeaaa..." dermişcesine internette izlediğimiz "cigara" videolarında görmekten fazlasına şahit olmadığım Zach Galifianakis, Funny Games'deki performansı yeter Naomi Watts ve eskinin 2. sınıf gençlik dizileri/şimdinin iddialı yapımlarının ismi Emma Stone.

Müzikler de harikaydı.

Standartların dışlarında gezmeyi sevenler için, muazzam rol performansları ile dolu süpersonik bir film.

Çekinmeyin, dalın bence.













25 Temmuz 2012 Çarşamba

Funny Games (2007)

- Why are you doing this?
+ Why not?

Diğer bir adıyla, Funny Games U.S.

Alman yönetmen Michael Haneke'nin 1997 yılında izleyiciye sunduğu, kendisinin yazıp yönetmiş olduğu filmin, 10 sene sonra İngilizce'ye çevrilmiş olanı. Kadro değişik bir de, o kadar. Sanıyorum bunu, filmi daha büyük kitlelere ulaştırmak için yapmış. İyi de yapmış, çok güzel de yapmış. Evet. Birkaç gün izledim. Ne zamandır yazmak istiyordum çünkü bu filmin bloğumda illa ki olması gerektiğini düşünüyordum fakat bir türlü fırsat olmuyordu. Kısmet bu sabahaymış. Açtım film hakkındaki notlarımı, yazımı yazmaya başladım.

Filmi bir dostumun tavsiyesi üzerine bayağı bir zaman önce edinmiştim. Fakat bek sıcak bakmıyordum bir türlü. Sonra boş bir vakit bulduğumda sarıldım ve çok şaşırdım.

Oysa film gayet NORMAL(!) başlamıştı. Varlıklı ve NORMAL oldukları, kullandıkları arabadan tutun da oynadıkları oyuna ve hatta giyindikleri kıyafetlerde bile gözlemlenebilen üç kişilik bir aile, dünyanın en sıkıcı ve tırt şarkılarını dinleye dinleye, sanırım, yazlıklarına doğru gidiyorlardı. Ta ki kırmızı, dev fontlarla ekranda "FUNNY GAMES" yazısı belirene kadar. Zira o tam da o saniye şu EUROVISION'u kazanıp, bizim Sibel Tüzün ile French Kiss yapan LORDI miydi, ne halttı, o grubun şarkıları gibi çılgın, böğürmeli vs Kuzey ülkelerinin metal gruplarının şarkılarına benzer bir şarkı girdi. O an, ileride olacakları tahmin edemedim elbette ama ciddi anlamda fikir sahibi olduğum çok açıktı.

İzleyiciyle alay eden(-ki iki sahnede bunu acayip abartmış Haneke... Onlara birazdan değineceğim...) ve psikopat tanımını başka bir yerde rastlayamayacağınız kadar ilginç işlemiş, beyaz renkten insanları soğutmayı and içmiş(-de olabilir :P) bir film işte. Seyirciye sürekli "Hadi lan, artık bir şey olsun! Hadi ya!" tribi yaşatan, karakterlerini, özellikle bayan ve güçsüz olduğu için Naomi Watts'ın tarafında olmasını sağlayıp, daha sonra o sevdirdiği karakteri bir parmak şıklatmasıyla yok eden, kafayı yediren bir film.

Oyuncular özenle seçilmiş ve çok başırılıydı. Özellikle 2003 yapımı The Dreamers filmiyle bilinen Michael Pitt ile yanındaki Brady Corbet(-bu da şu ödüllü Melancoholia'daki Tim'di) ikilisi çok, çok, çok başarılıydı. Tim Roth zaten üstad. Hoş, fazla bir olayı yoktu. "Çaresiz kalan baba" rolünde yapması gerekeni yapmış. Naomi Watts da çok başarılıydı. Özellikle doğaçlama ve nasıl gelişeceği asla bilinemeyecek, sadece oyuncunun elinde olan sahnelerde, ki bu sahneleri iyi idare eden yönetmen yönetmenin hasıdır, müthiş performanslar göstermiş. Özellikle ellerinin ve ayaklarının bağlandığı sahnelere dikkat edersiniz.

Sonra şu iki üst paragrafta değineceğim dediğim konuya gelelim. Filmi izlemediyseniz ve spoiler korkunuz varsa, bu paragrafı okumadan alttaki capture'lara ilerleyin. Şimdi bu filmde, Haneke'nin, seyirciyi iyice kontrol almak için yaptığı iki farklı olay vardı. Birincisi, ev halkı ve psikopatlar arasındaki diyaloglar ilerlerken, birden manyaklardan birinin kameraya dönüp "Siz de onların yanındasınız değil mi?" diye sorması, az önce dediğim gibi seyirciyi olaya kitlemek ve belki de bir anlık gerilim uykusundan uyandırmak(çünkü o uykuya bir daha yattığın zaman şiddeti daha yüksek ve etkileyici olacaktı) adına çok akılcıl ve bir o kadar da filmin gidişhattını bozan bir hamleydi ama bence de o risk alınırdı. O sahneyi açıp bir daha izleyebilirsiniz. İkinci sahne de, Naomi Watts'ın, bir boşluktan yararlanıp, can havliyle ortada duran tüfeğe sarılıp, manyaklardan birini vurmasından sonra diğer bir manyağın "Where is that fucking REMOTE!"(-cümle yanlış olabilir.) diye bağırıp, uzaktan kumandayı bulması ve filmi geri sarmasıydı. Buradaki olay da yönetmen Haneke'nin izleyiciye, "Hiç boşuna heveslenmeyin, burada kötüler kazanır." demesiydi. Şahsen ben, o sahnede anladım ki bu filmden iyiler sağ çıkamayacaktı. Nitekim öyle de oldu.

Görseller de filmle süreç sıralamasına göre yüklendi. Buradan da filmin git gide ne kadar karanlıklaştığını gözlemleyebilirsiniz...






25 Mayıs 2009 Pazartesi

The International (2009) #2

Bu filmi ve hakkındaki ilk yorumları duyduğum ve okuduğum dönemlerde şöyle bi' yazı yazmıştım. Filmi az önce izledim ve yine yazdığım yazıda bulunan karikatürdeki adam gibi davranacağım. Filmi Ahmet Sunay karakterini canlandıran Haluk Bilginer ve Ahmet Sunay'ın yaşadığı yer olan Türkiye üzerinden yorumlamaya çalışacağım.

Önce şöyle bi' bilgi vereyim. Kurgusal anlamda Türk insanına sıkıntı yaşatacak bi' film. Zira Ahmet Sunay ismi ilk olarak filmin kurgusal anlamda gelişme sürecinin en başlarında telaffuz ediliyor ve geçiliyor. Yani yönetmenin "İnsanların dikkatini şu anda çekmesin. Filmin ilerleyen dakikalarında bu adam meydana çıktığında izleyici şöyle bi' affallasın." eylemi. Fakat bu biz sevgili Türkler'e işlemiyor zira hepimiz yukarıda adresini verdiğim Umut Sarıkaya karikatüründeki adamdanız. Bu net. :).

Film benim hoşuma gitti. Çok keyifliydi. Tabi ki Haluk Bilginer ve İstanbul çekimlerinden dolayı değil fakat adı üzerinde uluslararası bi' yapım olduğu ve söz konusu Ulusların ayrıntılarına enfes derecede teknik inebildiği için. En güzel örnek, Ahmet Sunay'ın katıldığı cenaze töreni ve İtalyanların selam yollayarak adam öldürme adetlerine riayet etmeleri.

Sıradan bi' Hollywood yapımına inat, aşırı derecede propaganda öğesi içermeyen ve benim gibi İstanbul'da büyümüş gurbetçi arkadaşlara İstanbul'u bi' kere daha özlettirecek derecede özen gösterilmiş İstanbul çekimlerine sahip iyi film.

Yönetmenliğğini Tom Tykwer yapmış. Şu Perfume: The Story of a Murderer, Lola Rennt ve Natalia Portmanlı kısa film True'nun yönetmeni. Senaryo Eric Singer'a ait. Piyasanın çaylaklarından. Oyuncu kadrosu vasat değil fakat iyi de değil. Clive Owen gibi vasat bi' oyuncunun yanında, zorlayarak "iyi oyuncu" diyebileceğimiz ve neyini bu kadar çok beğendiğimi bi' türlü anlamadığım Naomi Watts var. Tabi bizim Haluk Bilginer'i unutmayacağız. Çok ciddi söylüyorum, kendisi filmde zerre sırıtmamış ve hatta, şahsi kanaatimdir, filmdeki en kaliteli oyunculuğu sergilemiştir. Hem de aldığı kısa rolüyle birlikte.

Ne diyeyim, bence izleyin. :).

18 Mayıs 2009 Pazartesi

The Birds (2011)

Az önce tesadüfen IMDB'de rastladım. Hemen aklıma Alfred Hitchcock üstadım geldi. "Acaba O'nun filminin yenisini mi çekecekler?" diye bi' soru sorarken, kendimi söz konusu sayfanın içerisinde buldum. Siz de girip bakın, film hakkında hiçbir bilgi yok. Aslında var ama IMDb bunları bedava vermiyor.

Tabi ben yılmadım. Yılmam. Hemen Google Ağabeyimden yardım aldım ve The Birds'ü arattım. Karşıma çıkan sonuçlardan şöyle bi' şey elde ettim;

Alfred Hitchcock'un son bombalarından The Birds filmi'nin yeni versiyonu çekilecekmiş. Sanırım Rod Taylor'un yerine George Clooney, Jessica Tandy'nin yerine de günümüz güzellerinden Naomi Watts oynayacak. Öyle gözüküyor. Casino Royale filminden de hatırlayacağınız Martin Campell de filmi yönetecekmiş.

Arşivden bakarsanız, geçenlerde izlemiştim The Birds filmini. Yazıda da değinmiştim. O günün (1963) teknolojisiyle o film fazlaydı. Ekstraydı. Bunu filmi izlerken de düşünmüş ve kendime "Acaba bunun yeni versiyonunu çekseler nasıl olur?" diye düşünmüştüm. Şimdi de "Acaba bu proje nihayete erer mi?" diye soruyorum. Umarım erer.

Beklemedeyim. :).

22.08.2011 düzenlemesi; Film 2013'e ertelenmiş görünüyor. IMDb!

8 Nisan 2009 Çarşamba

Untitled Woody Allen London Project (2010)

Şu son zamanlarda en çok kafamı karıştıran mesele. Araştırdım, bi' sonuca varamadım. Yani nedir bu arkadaş? Filmin adı mı "Untitled Woody Allen London Project"? Yoksa ismi belli değil de, IMDb ve diğer onlarca sitede böyle bi' uygulama güdüyorlar. Bana ilk seçenek daha makul gibi geliyor. Zaten bu Allen'e söyleyecek laf yok. Yine iyi bi' ekip kurmuş. Daha şimdiden, söz konusu film için; Woody Allen, Nicole Kidman, Freida Pinto, Josh Brolin, Naomi Watts, Antonio Banderas ve Anthony Hopkins gibi yıldız isimler duyuruldu. Şu an için afiş falan da yok. Muhtemelen kadroda ve çeşitli noktalarda değişiklikler olacaktır.

Bekleyip göreceğiz.

12 Şubat 2009 Perşembe

The International (2009)

Eric Singer'in yazdığı ve Tom Tykwer'in yönettiği, Berlin Film Festivali'nde de sunulacak olan sinema filmi. Başrollerini Naomi Watts ve Clive Owen paylaşıyorlar. Suç ve Dram filmi olarak etiketlenmiş. Beni bu filmde mutlu eden nokta; Haluk Bilginer'in Ahmet Sunay adlı karakteri canlandırması olacak sanırım. Evet, Ben de Umut Sarıkaya'nın genellediği tiplerden biriyim...