Alfred Hitchcock etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Alfred Hitchcock etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Nisan 2016 Cumartesi

Rope (1948)


"Yeryüzünün anlamı olacak İnsanötesi! Yalvarırım size, kardeşlerim, yeryüzüne bağlı kalın, inanmayın size dünya ötesi umutlardan söz edenlere!"
Yıllardır izlemeyi beklediğim filmlerden biri de buydu. Bu Cumartesi gecesine denk geldi. Başrolde de Hoca'nın fetiş oyuncusu James Stewart vardı.

Alfred Hoca'nın bir başka filmi ve yani doğal olarak da bir başka efsanevi işi daha. Diğerlerine nazaran aksiyonunu çok daha az ve diyaloğunu çok daha bol bulduğum bir iş. Biraz "12 Angry Man" filmini andırıyor. Girişi biraz sert; bir cinayet ile açılış yapılıyor ve devamında bu cinayetin işleniş sebebi felsefi açıdan incelendikten sonra sonuç kısmına ulaşıyoruz.

Özellikle filmin içinde gördüğümüz; Nietzsche'nin geliştirmiş olduğu "Üstüninsan" ya da "Üst İnsan Kavramı" olarak bilinen felsefik akım ile alakalı yorumlar inanılmaz ilgi çekiciydi.

Tavsiye ederim. İzleyin bence.






18 Mart 2013 Pazartesi

Dial M for Murder (1954)


Yine cinayet meseleleri. Çok zeki insanlar, sarışın bir kadın ve esmer ama renkli gözlü adamlar. Bildiğimiz Alfred Hitchcock efsanesinin bir başka dalı bu. Yaklaşık 6-7 senedir ha izledim, ha izleyeceğim bir şekilde merak ettiğim ve bunun devamında dün değil evvelsi gün izlemeye karar verdim ama yine de bunu gerek aşırı derecede uykumun gelmesi, gerekse de şahsi farklı sebepler dolayısıyla artık bu sabaha kadar erteledim. Az önce de bitirdim. Sabah sabah. Mis gibi oldu zihnim açıldı.

1954 yılında, yani Rear Window adlı efsanevi filmle aynı yılda izleyiciye sunulmuş olmasıyla beraber aslında pek layığını bulamadığını söyleyebilirim. Film izlemeyi sevenler anlayacaktır, pek çok cinayet temalı filme ilham olmuş bir yapım. Zaten baktığınız zaman bırakın ilhamı, 1998 yılında çekilen Michael Douglas, Gwyneth Paltrow, Viggo Mortensen'li kadrolu A Perfect Murder filmi de bu filmden direkt uyarlanmış. Önce bir tiyatro oyunuymuş, sonra beyaz perdeye aktarılmış. Warner Bros işi.

Bir set fotoğrafı.
Enteresannnn...
Hikaye enfesti. Hem ana tema olarak çok başarılı hem de detaylarıyla da şahsen beni içine çekmeyi başardı. Hitchcock'u övmek de artık iyice iğrençleşti, biliyorum. Filmi sıradan bir polis memuru ile açıp, yine sıradan bir polis memuru ile kapatması, cameo'yu bir fotoğrafın içinde yapması, koskoca filmin hemen hemen tamamını bir apartman dairesinde geçirmesi(tıpkı bir üst paragrafta söylediğim gibi aynı sene çektiği Rear Window filminde olduğu gibi) filan, hep atladığım şeyler bunlar. Bunları fazla kafaya takmıyorum yani. :). Bu kadar muhteşem ve ayrıntılı tasarlanmış ve yine neredeyse tüm Alfred Hitchcock filmide olduğu gibi hemen hemen herkesin çok zeki insanlar olduğu, müthiş akıl oyunlarının döndüğü bu hikayeyi perdeye aktarmak her baba yiğitin harcı değil tabi. Evet; bazı eksiklikler, yanlışlar, gariplikler de yok değil. Yani bir polis dedektifinin yürütmekte olduğu bir soruşturma için yarın idam edilecek bir suçluyu hapishaneden çıkartabilecek kadar yetki sahibi olması, yine aynı polis dedektifinin şüphelendiği şahısların eşyalarını çalıp, bunları soruşturmaya dahil edebilmesi, iç işleri bakanıyla direkt bağlantılı olması vs. gibi genelde söz konusu polis memuru ile alakalı abartılı olaylar mevcuttu. Tabi bunların sebebi de filmde Grace Kelly'nin dışında bulunan herkesin, yani erkek karakterlerin hepsinin çok zeki olması gerektiği ile alakalıydı. Polis memurunu zeki göstermek için, bazı verilere ihtiyaç vardı, onlar sonuna kadar kullanıldı.

Her ne olursa olsun 1954 yılunda dahi bu tarz olayların yaşanmakta olduğunu ya da Alfred Hitchcock ve yine tıpkı Dial M for Murder filminde olduğu gibi yıllardır izlemek istediğim Wait Until Dark filminin senaristi Frederick Knott gibi adamlar tarafından da olsa hayal edilebilmekte olduğunu hissettirdiği için çok sevdim bu filmi. Tıpkı diğer Alfred Amca filmleri gibi.

Biraz da kadroya değimek lazım. O zamanlar oyuncular oyuncuydu. Başrolde Ray Milland vardı. Çirkin mi çirkin, meymenetsiz mi meymenetsiz bir adam ama şiir gibi bir oyuncu. Alfred Baba'nın da tarzına çok uygun bir yapısı olduğunu gözlemledim ama ufak bir araştırma sonucunda kendisinin usta ile bu filmden yaklaşık on sene önce başka bir filmde(Forever and a Day) ve yine bu filmden yaklaşık on sene sonra
A Home Away from Home (1963) adlı bir dizinin, Alfred Hitchcock'un da kendisi oynadığı "The Alfred Hitchcock Hour" adlı bölümünde boy göstermiş. Başka da bir işleri olmamış. Genelde çalıştığı oyuncular ile en az birkaç filmde çalışan Hoca'nın en efsaneleşmiş öğrencilerinden birisi de Grace Kelly. Bu film ile birlikte
Rear Window (1954), To Catch a Thief (1955) gibi en önemlilerinden iki Hitchcock filminde oynamıştı. (Hitchcock ile olmayan High Noon gibi efsanevi bir Western'de de yer aldı.). Bugünki kadın oyunculara da ilham verdiğini düşündüğüm, müthiş bir oyuncu. Yardımcı erkek oyuncular ise yine Hitchcock ile birlikte bu filmle beraber üç filmde yer almış olan (Saboteur (1942), Forever and a Day (1943)) Robert Cummings, hocanın sağlam fetişlerinden John Williams var. Bir de ne filmde, ne de Hitchcock işlerinde çok fazla yer bulamamış Anthony Dawson'u izlemek mümkün.

Sinema seven herkes izlesin.

Notlar:

1- Hizmetçinin adını da Alfred koymuş çakal, hehehe...
2- Alfred Hitchock Hoca'nın demokrat tavrı çok hoşuma gitti; http://www.imdb.com/title/tt0046912/trivia?tab=tr&item=tr1686601
3- Adam usta musta ama harbiden deli yahu; http://www.imdb.com/title/tt0046912/trivia?tab=tr&item=tr1686602



5 Ocak 2013 Cumartesi

Frenzy (1972)


Yine bir roman uyarlaması, yine Hitchcock!

Usta'nın, tam 30 sene sonra İngiltere'ye dönüp çekmesi hasebiyle kadrosunun tamamı İngiliz oyunculardan oluşan bir film. Bir önceki The Man Who Knew Too Much adlı, 1956 yapımı filmdi. Döneminde çekilmiş diğer filmlerle kıyasladığım zaman oyunculuk anlamında sınıfta kaldığını söylemekte bir sakınca görmüyorum. Buna rağmen çok çok çok iyi bir gerilim olduğunu söyleyebilirim. Öyle ki Hitchcock'un ömrü boyunca çektiği yaklaşık 60 uzun metraj filmin sonran bir öncekisi olduğu için, artık iyiden iyiye yönetmenlik anlamında çoştuğu bir film olmuş. Demek istediğim, belki bu filmi çeşitli sebepler öne sürerek Hitchcock TOP 10'a koyamam ama rahatlıkla Hitchcock'un en iyi yönetmenlik performanslarından birini sergilemiş olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Özellikle ustalık gerektiren nüanslarda, mesela sahneler/olaylar arasındaki bağlantılar ve filmin seyredişinin interaktif bir biçimde seyirciyi de içine katmış olması anlamında inanılmaz başarılı bir iş çıkmış.

Film dönemin Londra'sı, ahlaki değerleri, aile kurumu ve bunlar gibi birçok konu hakkında görüş bildiriyor ama anatema olarak Londra sokaklarında gezinen bir seri katil ve bu seri katilin işlediği tecavüz ve cinayetler ile yargılanan masum bir adamın hikayesini anlatıyor.

Şimdi Alfred Hitchcock filmi izleyip izleyip, "ÇOK GÜZEL GERİLİM, OH YEAH!" muhabbeti yaparak çirkinleşmek istemiyorum ama değinmek istediğim bir nokta var. Adamın bence en büyük özelliği size sunduğu karakterler arasında %100 objektif bir tutum sergilemesi. Yani size yaşattığı gerilim sadece "Aman esas oğlan tehlikede!!!" değil. Ortada bir gerilim varsa ve bunu filmdeki en kafa karakterden en vasıfsız karaktere kadar kim yaşıyorsa yaşasın, bu gerilimi seyirci de yaşıyor. Bu konuda birkaç örneğim var;

1. Esas oğlanın tüm süreç boyunca yaşadığı gerilim. (Ana karakter.)
2. Gerçek katilin hareket halindeki bir kamyonun damperindeki patates çuvallarının içinde bir iğne ararken yaşanan gerilim. (Yardım karakter)
3. Yine gerçek katilin esas oğlanıın eski karısını katletme sürecinde yaşanan gerilim. (Yardımcının da yardımcı karakteri.)
4. Yine gerçek katilin esas oğlanın sevgilisini katlederken yaşanan gerilim. (Özellikle bu sahnede müthiş bir ayrıntı var. Katil kızı, tamamen masum vaadler ile evine götürür. Evin kapısı kapanır ama Alfred Hitchcock seyirciyi eve almaz. Eve almamakla da bırakmaz, kamera geri geri merdivenlerden aşağı inip, binadan dışarıya çıkmak suretiyle olay mahalinden uzaklaşır. Müthiş bir sahneydi. Seyirci, bir önceki maddede belirttiğim tecavüz+cinayet sahnesini gördüğü için, bu sahneyi de çok merak etmektedir fakat yönetmen izin vermediği için görememektedir.)
5. Patates çuvallarının yola dökülmesi ve cesetin ayaklarının damperin dışına taşmasını görmeleriyle kamyondaki garipliği farkeden polislerin kamyonu durdurmaları ve kamyonun ani freni sonrası cesetin pat diye damperden yola düşmesi sürecinde yaşanan gerilim. (Vasıfsız karakterler)

Az önce de belirttiğim gibi, Hitchcock bu sahneleri verirken söz konusu karakterlerin yaşadığı gerilimi seyirciye de enjekte ediyor. Yani o anda hangi karakter söz konusu sahneyi yaşıyorsa, siz de kendinizi o karakterin yerine koyuyorsunuz.

Bu filmin bence en fazla akılda kalıcı yanı; İyi huylu, tamamen düzgün bir yaşantı sahibi olan, güzel bir evi ve ekstra fedakarlıkları* sonucu mutlu bir evliği olan dedektifin karısıyla işinde yaşadıklarını paylaşırken, karısının yaptığı abuk subuk yemekleri istemeden de olsa yediği veya yemiş gibi yaptığı sahnelerdi. Öyle iğrenç yemekler vardı ki onları unutmak gerçekten imkansız gibi. İnanılmaz rahatsız edici ve izlemesi zor sahnelerdi.

Bir de son olarak Alfred Hitchcock filmi izlediysek, cameo sahnesini de konuşmamız gerekir tabi ki. Bu filmdeki cameo sahnesi çok ama çok garipti. Belediye Başkan'ı bir konuşma yapmaktadır ve bir noktadan sonra dinleyicileri bu konuşmadan memnuniyet duyar ve alkışlamaya başlarlar. Bu rengarenk kıyafetler içerisinde, yüzleri gülen ve büyük çoşku yaşayan kalabalığın arasında siyah takım elbiseli ve fötr şapkalı şişman, donuk ifadeli, alkışlamayan tek bir adam dikkat çeker. :)

İzleyin bu filmi.






31 Aralık 2012 Pazartesi

Strangers on a Train (1951)


İlk olarak kafadan belirtmek istediğim bir şey var. Nerede "Alfred Hitchcock" ismi görsem, "Gerilimin ustası..." şeklinde bir tanım görüyorum ve bu beni ciddi anlamda rahatsız ediyor. Hoca'nın sadece bir "Gerilim" ustası olmadığını; tam tersine komple bir sinema adamı olduğunu bildirmek isterim.

Özlemişim Alfred Hitchcock filmi izlemeyi. Müzikleri diğer filmlere göre biraz zayıf geldi ama olsun.

"Hitchcock." denildiği zaman akla ne gelir? Tabi ki CAMEO! Bu filmde de vardı. Genel kanı, bu cameo kültürünün ilk temsilcilerinden birisi olan Alfred Hitchcock bir röportajında "Bu benim için bir hastalık oldu. Kendimi filmlerimde görmeyi sadece istiyorum. Fakat artık bunu filmlerimin başlarında yapacağım çünkü artık seyirci beni ararken, filmi kaçırıyor." demiş. Sanırım bu filmden önce söylemiş zira elinde devasa bir müzik aletiyle trene binerken, filmin giriş bölümü çoktan geçmişti. Bu röportaj ne zaman, hangi tarihte yapılmış bilmiyorum, araştırmadım da ama farklı bir şeyi ufaktan inceledim. O da Alfred Usta'nın bilinen cameo listesi. Şu listeden ulaşabilirsiniz http://tr.wikipedia.org/wiki/Alfred_Hitchcock'un_cameo_rolleri_listesi ve görebilirsiniz ki Hoca ilk olarak 1927 yılında, 4. uzun metraj filmi olan The Lodger: A Story of the London Fog filminde cameo yapmış. Daha sonra bu iş yıllar yılı sürmüş ve 1976'daki son filmi Family Plot'a kadar devam etmiş. Ben de daha önceleri genelde hep olabildiğince son filmlerini izlediğim için, bu filmde Hoca'yı göreceğim diye birkaç kere geri sarmak zorunda kaldığımı itiraf edeyim.

Neyse ya, gereksiz saçma ve uzun bir giriş oldu sanki. Filmden bahsedelim inceden;
Kısaca özet geçeyim; Bir manyak, ünlü bir tenis yıldızına "Sen benim nefret ettiğim babamı öldür, ben de senin boşanmaya çalıştığın karını..." şeklinde bir teklif yapar. Daha sonra tenis yıldızı bu teklifi kabul etmemiş olmasına rağmen, manyak Bruno kendi üzerine düşeni yapar ve olaylar gelişir.
Araştırdığım kadarıyla aykırı ve ekşi karakteriyle bilinen, Amerikalı gerilim yazarı Patricia Highsmith isimli bir bayanın yazdığı ilk romanın sinemaya uyarlanmış hali. Hitchcock ve ekibi perdeye aktarmışlar. Çok da iyi yapmışlar. Böyle müthiş bir senaryo, müthiş bir oyunculuk ve hemen hemen her Hitchcock filminde olduğu gibi efsanevi ve önündeki 60-70 seneye ilham verebilecek kadar iyi bir yönetmenli performansıyla iyice YEME DE YANINDA YAT filmi olmuş.

1951 yılında yapılmış bir filmde "Suçsuz olduğunu kanıtlamak için zamanla yarışan ana karakter" gibi günümüz filmlerinde gördüğümüzde "Klişe, ehehe!!!" dediğimiz şeyleri görmek kadar yönetmen için "Vay anasını, çakala bak ya..." düşündüren bir şey yok. Zaten bunları görmek bile filmi kendi bünyende ayrı bir yere koymak için gayet de geçerli bir sebep.

Hele filmdeki tenis maçı sahnesi ve sondaki atlıkarınca sahnesi efsaneviydi. Adam bir atlı karıncadan müthiş gerilimli ve korkunç bir sahne çıkartmış. İzleyince anlayacaksınız. O çoluk çocuğun aşık olduğu atlıkarıncadan (bu da nasıl bir isimdir arkadaşım) öyle bir görüntü vermiş ki ben dahi gerim gerim gerildim. IMDb'de de şöyle bir trivia buldum, kafayı yersin!
The stunt where the man crawled under the carousel was not done with trick photography. Alfred Hitchcock claimed that this was the most dangerous stunt ever performed under his direction, and would never allow it to be done again.
Yani bunu okuyunca, Hoca'ya duyduğun saygı miktarı birazcık daha artar tabi ister istemez. Bir de şu var; Biraz daha kafayı yersin!
Alfred Hitchcock wanted to end the film with Guy (Farley Granger) saying "Bruno, Bruno Anthony - a clever fellow." But the studio forced him to shoot a happy ending.
Bir de isimlere bakalım. Başrolde Farley Granger oynuyor. Tenis oyuncusu rolünde. Kitapta kendisi bir mimarmış ama Hitchcock bunu değiştirmiş. Zaten çakal herif, romanın haklarını da satın alırken kendi ismini gizlemiş; böylece fiyatın yükselmesini engellemiş. 7500 $ gibi bir rakama kandırmış yazarı. Neyse işte, bu rol için de Farley Granger'i tercih etmiş, çok da yakışmış. Fakat ondan daha dikkat çeken kötü adam rolü için, öncelikle William Holden'ı düşündüğü fakat sonradan tercihini, benim de izlemeyi çok istediğim bir diğer Alfred Hitchcock filmi olan Rope'daki Robert Walker'dan yana kullanmış ve burada da hedefi 12'den vurmuş. Yanlarında da Ruth Roman diye bir bayan oyuncu mevcut.

Fakaaat casting meselesinde en fazla dikkatimi çeken şey, enteresan derecede iyi oyunculuğu ile dikkatimi çeken, Alfred Hitchcock dede'nin genelde kendisine çalışan Alma Reville adlı senaristten kızı Patricia Hitchcock oldu. Çok fazla övgüde bulunup "aşırı hayranlığın verdiği salaklık" görüntüsü oluşturmak istemiyorum ama Hoca'nın casting konusundaki başarısı gözlerden kaçmıyor. X romanda okuduğu bir karakter için kızının cuk oturacağını düşünüp, bunu uygulamaya koymak ve bunu yaparken söz konusu kızın çok ciddi bir oyunculuk deneyimi olmaması hesaba katıldığında, üstüne de o dönemler çekilen filmlerin bu dönemlerdekilere göre çok daha zor şartlarda çekilmelerinden mütevellit çok daha değerli olmaları da eklenirse, ne demek istediğimi daha iyi anlayabilirsiniz. Kısacası adam öyle bir seçim yapmış ki izledikten sonra o role başka bir insanı yakıştırabileceğinizi sanmıyorum. Zaten daha sonrasında da çok fazla film deneyimi olmamış. Bir iki Alfred Hitchcock filminde ufak tefek rol, bir iki tane de başka film. Hepsi o kadar.

Tabi bu kadar yazı yazdıktan sonra bir de şöyle bir şey var ama tabi bu düşünceyle film izlersek de analarımız ağlar. Benden sizlere söylemesi; http://beta.eksisozluk.com/entry/18240117










18 Mayıs 2009 Pazartesi

The Birds (2011)

Az önce tesadüfen IMDB'de rastladım. Hemen aklıma Alfred Hitchcock üstadım geldi. "Acaba O'nun filminin yenisini mi çekecekler?" diye bi' soru sorarken, kendimi söz konusu sayfanın içerisinde buldum. Siz de girip bakın, film hakkında hiçbir bilgi yok. Aslında var ama IMDb bunları bedava vermiyor.

Tabi ben yılmadım. Yılmam. Hemen Google Ağabeyimden yardım aldım ve The Birds'ü arattım. Karşıma çıkan sonuçlardan şöyle bi' şey elde ettim;

Alfred Hitchcock'un son bombalarından The Birds filmi'nin yeni versiyonu çekilecekmiş. Sanırım Rod Taylor'un yerine George Clooney, Jessica Tandy'nin yerine de günümüz güzellerinden Naomi Watts oynayacak. Öyle gözüküyor. Casino Royale filminden de hatırlayacağınız Martin Campell de filmi yönetecekmiş.

Arşivden bakarsanız, geçenlerde izlemiştim The Birds filmini. Yazıda da değinmiştim. O günün (1963) teknolojisiyle o film fazlaydı. Ekstraydı. Bunu filmi izlerken de düşünmüş ve kendime "Acaba bunun yeni versiyonunu çekseler nasıl olur?" diye düşünmüştüm. Şimdi de "Acaba bu proje nihayete erer mi?" diye soruyorum. Umarım erer.

Beklemedeyim. :).

22.08.2011 düzenlemesi; Film 2013'e ertelenmiş görünüyor. IMDb!