Mickey Rourke etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mickey Rourke etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Eylül 2010 Salı

The Expendables (2010) #2

Sylvester Stallone'nin Rocky ve Rambo serilerinde olduğu gibi herbir kategorisini sahiplendiği bir film bu. O muhteşem kadrosuna rağmen, gıdım keyif vermemesi de çabası. Belki biraz Jason Statham sahneleri iyiydi, gerisi full tıraş. Televizyon için film yapmaya bayılan adamların en başını çeken Sly'ın, tek güzel özelliği kandan kaçmaması ve şu zaman için konuşmak gerekirse; tecrübesi ve seyircinin ne istediğini çok ama çok iyi bilmesi. Bunlar açısından izlediğimiz zaman, Arnold&Bruce espirisi ve kendi bulunduğu sahnelerdeki mütevazi tercihleriyle takdir kazanmasına rağmen, zayıf senaryosu ve mana taşımaması adına bir hayalkırıklığı yaşattığını da söylemeden geçemem.

"İzlesem mi?" diye sorsanız, "Arnold Schwarzenegger, Bruce Willis, Dolph Lundgren, Eric Roberts, Giselle Itié, Jason Statham, Jet Li, Mickey Rourke, Randy Couture, Steve Austin, Sylvester Stallone gibi bir kadro var ama yine de sen bilirsin..." diye yanıtlarım. E bundan sonrası da size kalmış yani... Az önce de dediğim gibi benim açımdan bir hayalkırıklığı oldu. Fakat babam izlese kesin sever. :). "Silahlı Film!" hesabı.






13 Eylül 2010 Pazartesi

Iron Man 2 (2010) #2

2008'deki Robert Downey Jr.'lı filmin devamı. Yine Jon Favreau yorumu ile.

Fakat bu kez kadro çok daha geniş ve güçlü. İlk filmdeki kadroya Scarlett Johansson, Mickey Rourke, Sam Rockwell gibi üç özel ismin eklenmesinin yanında, ilk filmin son saniyelerinde izlediğimiz Samuel L. Jackson'u birazcık daha fazla dakika almış olarak seyrettik ki bu bence 2012 yılında ekranlarda olacak olan The Avengers filmi için bir çeşit ön hazırlıktı sanki. Adam zaten efsane, O'nu tartışmaya lüzum yok zaten. Mickey Rourke bilindik performansını seyrettirmiş. Hani ne üst düzey, ne orta... İyi yani. Sam Rockwell'i Robert De Niro'nun başrol oynadığı Everybody's Fine adlı filmden anımsıyordum ama bu film ile aklıma kazındı yani. Scarlett Johansson'un çok iyi bir oyuncu olmasına rağmen sırf güzel olduğu için bu tarz oyunlara gelmesi hiç hoşuma gitmiyor. Açıkcası "Çok iyi dövüş kareografisi bilen güzel bayan" rolü kadar bir insanı aşağılayabilecek başka bir rol daha yok. Gerçi kendisi "Sırf şu deri kıyafetler için bile bu rolü kabul edebilirdim." demişti ve niyetini belli etmişti ama yine de bence Lost in Translation filmindeki gibi zor rollerin altına daha fazla girmesi lazım. Aksi halde yeteneğini sergileme konusunda ciddi sıkıntı yaşayıp, sıradan bir pop corn oyuncuya dönüşebilir. Hoş, sonuçta bu da kitlelere ulaşma açısından güzel bir film. Zaten daha önceki film için yazdığım yazıda ya da daha farklı bir süper-kahraman temalı film için yazdığım yazıda, Batman: The Dark Knight filminin süper-kahraman filmlerinin potasını ne kadar artırdığını ve insanlar üzerindeki beklentileri ne kadar yükselttiğini belirtmiştim. Bu film de bunu iyiden iyiye tasdikledi bence. Hem görüntü, hem kadro, hem de senaryo anlamında çok başarılı buldum.

Özellikle Captain America adlı çizgi romana yapılan göndermeye bayıldım.










5 Haziran 2010 Cumartesi

The Expendables (2010)

Poster cici olmuş. :)

Genelde TV için film yazan, yöneten, oynayan ve prodükte eden bir adam; Sly. Yine yapmış. Ha, biz bu duruma tepkilimiyiz? Kesinlikle hayır! Bize o Rocky ve Rambo serilerini hediye eden, İtalyan asıllı bu kas yığınına müteşekkiriz doğrusu. Sadece hissediyorum ki yine TV için bir film yaptı, biraz daha efsaneleşmek için ki bence çok çok çok keyifli bir film olacak. Yaptıkları, yapacakları ve yapabileceklerinin kefilidir.

Kadro da iyi. En tepede kendisiyle birlikte Jason Statham ve Jet Li var. Aksiyon denilince akla gelen isimler. Hatta Ersoy Statham için "Yeni nesil Stallone" demişti de bu benzetme benim çok hoşuma gitmişti. Ondan sonra böyle minik minik rollerde, Mickey Rourke var, üstad Bruce Willis var, Arnold Schwarzenegger var... (Bakarak yazdım, yalan yok.) Felan fişman işte.

Bu film izlenmez mi? Sayın Vali'm?

Sin City (2005)

Şu adresteki posterlerden satın alıp bana hediye etmek isteyecek kişiler çıkabilir. :))

Sesli güldüm;
Dwight: Miho. You're an angel. You're a saint. You're Mother Teresa. You're Elvis. You're God. And if you'd shown up about ten minutes earlier, we'd still have Jackie-Boy's head.
Bayağı oluyor. 27 Aralık 2008'de izlemişim. Sanırım bu 3. defa oldu. Yine hayran kaldım. Blogdaki Sin City (2005) adlı etikete tıkladığımızda birkaç post göze batıyor. Direkt filmi yazdığım ise burada. En sevdiğim filmlerdendir. Sinema dünyasında bir ilk mi bilmiyorum ama bir Frank Miller tarzı olduğu kesin. O çizgi-roman efektleri, o hikaye ve o müthiş oyuncu kadrosu. Aslında bu yazı da size kadroyu tanıtmak istiyorum. Sanırım hepsi böyle bir yapımın içerisinde bulunmak istemiş olsalar gerek ki biraraya gelmişler. Aklımdaki karakterlerin hepsini yazacağım.
  • Jessica Alba; Nancy adlı bir karakteri canlandırdı. Kendisini zaten biliyorsunuz. Güzel kızdır, hoştur, bilmem nedir ama oyunculuk anlamında hiç sevmem. Zayıftır yani. Bu filmin de en zayıf halkası O'ydu. Fakat göbekteydi. Değinmek lazım.
  • Devon Aoki; Filmdeki soğuk kanlı katil Miho'yu canlandırdı. Şiir gibiydi resmen. Sin City'den başka elle tutulur bir projede görmedim kendisini. Hatta 2. ve 3. filmde de yok sanırım. Bu üzücü. Neyse, bir de şunu okuyun.
  • Alexis Bledel; Günah dolu bir şehrin, günah dolu insanlarının arasında kalmış iki yüzlü, mavi gözlü ve çirkin mi çirkin bir kızdı. Adı da Becky'di. Tabi çoğusu O'nun çok güzel olduğunu düşünüyor ama olsun. :). En son The Good Guy diye bir filmin başrolünde oynamış, az önce gördüm. O filmi de merak ettim doğrusu, 8 küsür oy almış.
  • Rosario Dawson; Gail, :)). Hakkında fazla konuşmaya gerek yok galiba. Quentin Tarantino'nun da Robert Rodriguez'in de fetiş oyuncusudur. Death Proof'da da izlemiştik. 25th Hour, Clerks II, Seven Pounds*... Büyük oyuncu. Hatta belki de gelmiş gemiş en iyi siyah kadın oyuncu.
  • Benicio Del Toro; Jackie Boy... Şımarık, kötü polis. Miho'dan belasını buluyor. Porto Riko asıllı Del Toro'yu daha önce The Usual Suspects, Stach., 21 Grams, Traffic gibi filmlerden hatırlarız. Ha unutmaddan, bir de The Wolfman. :).
  • Michael Clarke Duncan; Manute... The Green Mile filminin devi de ufak bir rol almıştı.
  • Carla Gugino; Lucille... Çok yakışmıştı bu karakter O'na. Tıpkı çıplaklığın kendisine yakıştığı gibi. Yine büyüleyiciydi.
  • Josh Hartnett; O da vardı. Karakteri bile yoktu ama vardı yani. Takılıyordu öyle. "Would you care for smoke?"
  • Jamie King; Şu filmi izlediğim günden beri bir aşktır benim için. Goldie/Wendy. Etiketlerden adına tıklarsanız, hakkında başka postlara da rastlayabilirsiniz. Emin değilim ama...
  • Michael Madsen; Bob... Kötü polis... Zaten kötü polisler hep Bob olur. Rezervoir Dogs filminin süperi, gelmiş geçmiş en baba Underratted adamlardan birisidir kendisi. Quentin Tarantino'nun adamlarındandır. Zaten bu filmde de minicik bir rolü var.
  • Brittany Murphy; Shellia... O da özletti kendisini. Toprağı bol olsun.
  • Clive Owen; Dwight... Filmin bir kısmı O'nun üzerinden döndü. Çok iyi bir oyuncudur bence de sırf Monica Bellucci kovalayabilmek için saçma sapan filmlerde yol almasa olmaz. Acayip adamsın vesselam.
  • Mickey Rourke; Dev adam, Marv. Çok klit bir karakterdi O da. Hayran bıraktı resmen. Sonrası kötü ama... :(
  • Nick Stahl; Roark Jr/Yellow Bastard: İlk karakter hadi neyse. Fakat O'nun mutantı Yellow Bastard olayında müthiş başarılıydı. Tıpkı kalemle çizilmiş gibi duran bir karakteri o kadar gerçek yansıtmış ki ağzım açıkta kaldı. Tabi ilk izlediğimde... :))
  • Elijah Wood; Kevin... Bu psikopat, sessiz, hızlı, sinsi ve kanibal karaktere diyecek laf yok. Enfesti. Rol mimiklere kadar Elijah Wood'a süper gitmiş. Sonu kötü bitti ama yine de çok ama çok çok iyiydi.
  • Bruce Willis; Oha, az daha unutuyordum. Ceza bana, yazmıyorum. Ahaha...
Aklıma gelmeyen başka karakter var mı, şu an bilmiyorum. Figüranlar felan da çok iyidi. Film görüntü anlamında zaten bir çığır açmış. Senaryosu da klasik çizgi roman tarzı. Buz gibi bir giriş, güzel bir kadın ve O'nun güzel sırtı. Bir suikast. Hakeden, hakettiğini bulur.

Heralde 7-8 ay sonra bir daha izlerim ben bunu. :)).






















1 Haziran 2010 Salı

Barfly (1987)

Şunu hatırladım.

Bukowski ile tanışmam bir dostumun bana hediye ettiği ve Bukowski'nin son romanı olan Pulp adlı kitabı okumamla oldu. Okumayı sevmeyen ben, o romanı hızla bitirdim ve biranda bir adet Bukowski hayranına dönüştüm. Ayrıca şu "hayranı olmak" fiilinden de nefret ettiğimi bilin istiyorum.

Ben doğduğum sene yapmışlar bu filmi. Prodüksiyon Francis Ford Coppola'dan. Charles Bukowski'nin yazdığı Factotum adlı kitaptan esinlenilerek sinemaya aktarılmış. Bundan 18 sene sonra da direkt Factotum film olmuş.

Oyunculuk süper. İlk bunu bildireyim. Mickey Rourke yardırmış, performansı süper. Gelmiş geçmiş en iyi kadın oyunculardan birisi olduğunu düşündüğüm Faye Dunaway de çok başarılıydı.

Filmdeki Charles Bukowski'nin bulunduğu mini-mini sahneden ve filmin işleyişinden anladığım kadarıyla üstad bu film ile direktman kendisi ilgilenmiş. Tipik bir Bukowski hikayesi. Dünyayı zerre iplemeyen, alkolik bir serseri yazar. Aslında Charles Bukowski ölmemiş olsaydı, belki Coen Kardeşler ile birlikte bir işe imza atarlardı. Deli olurdu. Gerçi belki de Coen kardeşler de O'nun farkındalardır. Ne bileyim, bu filmdeki Henry Chinaski karakteri bana direkt The Dude aka Lebowski'yi hatırlattı. Tipi, şekli, ismi, cismi, konuşması, şemalı, huyu, suyu... Her şeyiyle tam bir The Dude şekli vardı. Ne dersiniz, belki de The Dude şekli diye bir şey yoktur. O şekil, direkt Henry Chinaski'ye aittir.

Zaten Bukowski'nin özelliği budur. Benim araştırdığım kadarıyla çoğu romanında, farklı isimler kullanarak, kendisinden bahseder. Peki kimdir bu Charles Bukowski? Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük sokak/yeraltı edebiyatcısı. Bir de şöyle tanıyalım istiyorum;

Henry: You know, in the guest house, you could write in peace.Tully: Hey, Tully baby, nobody who could write worth a damn could ever write in peace, Jesus.

***
Wanda: I hate the police, don't you?Henry: I don't know, but I seem to feel better when they're not around.

Ne denebilir ki? İyi ki vardın be üstad, iyi ki bizi kafanın içerisindekilerden mahrum etmedin.