Mark Ruffalo etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mark Ruffalo etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
11 Ağustos 2011 Perşembe
30 Temmuz 2011 Cumartesi
The Avengers (2012)
Bütün süper kahramanları birlikte izleyeceğimiz, The Avengers filmi de yolda. Her ne kadar Mayıs ayında Türkiye'de vizyona girmesi bekleniyor da olsa, son yıllardaki hemen hemen bütün Marvel etiketli süper kahraman filmlerinin sonunda Nick Fury karakteriyle beliren Samuel L. Jackson'un "Seni ekibimize dahil etmek istiyorum. Dünyayı kurtarmamız lazım..." triplerinden beri bu proje için hayak kuruyorduk ve de heyecan duyuyorduk.
Şimdi de az kaldı; Samuel L. Jackson, Chris Evans, Robert Downey Jr., Chris Hemsworth, Scarlett Johansson, Jeremy Renner, Mark Ruffalo, Gwyneth Paltrow gibi ve daha fazlası olan birçok ismi seyredebileceğimiz ve Joss Whedon'un yazıp yönettiği bu film için de sabırsızlanmak çok normal olsa gerek.
1 Ağustos 2010 Pazar
Zodiac (2007)
Fight Club, Se7en, Benjamin Button, Panic Room gibi filmlerin yönetmeni, güzel insan David Fincher'in müthiş bir filmi (daha).Başrolünde şeker insan Maggie Gyllenhaal'in kardeşi Jake Gyllenhaal'ın boy gösterdiği filmde, Robert Downey Jr., Mark Rufallo, Brian Cox gibi müthiş oyuncuları da izleme imkanına sahipsiniz. O anlamda çok doyurucu bir film. Hikayesi Robert Graysmith diye bir adama ait. Filmdeki Dirty Harry filmine olan göndermeden dolayı gerçek bir hikaye veya olaydan esinlendiği açık. Araştırmak lazım.
David Fincer'in telefon zili sesine boğduğu ve cinayet sahnelerini, özellikle filmin açılışındakine dikkat, bezediği müziklerle çoşturduğu bu başyapıtından dolayı ayrı bir ödüllendirmek gerek diye düşünüyorum.
Çok vurucu bir seri katil filmi, helal olsun. :)
Not: Sayfayı çok boşladığımın farkındayım. Çok fazla sıkıntım var. Bir yandan onları çekerken, öteki taraftan da deliler gibi yazmak istiyorum. Hoş, film izlemek için de vakit bulamıyorum ya, o da başka bir derdim. Inception filmini bile henüz izleyemedim, siz düşünün artık. :(. Hüseyin. :(.







22 Şubat 2010 Pazartesi
Shutter Island (2010)
Amerika'da vizyona girdi. Türkiye'de de yakında girer heralde. IMDb'ye göre 12 Mart'ta Türkiye'de olacakmış. Heyecan ile beklediğim filmlerden biri. Martin Scorsese ve Leonardo DiCaprio'nun 2010 buluşması olacak. Bi' kere bu önemli. "Daha önce nerede buluşmuşlardı ki?" diye sorana "The Departed" deyip, konuyu hızla kapatmak gerek. İyi filmdi, Jack Nicholson felan... Ne diyorduk? "DiCaprio ve Scorsese..." dedik. Scorsese'yi anlatmaya gerek yok. Dev adam. DiCaprio birazcık incelenebilir. Muhabbeti açıldığında, "Sene 2002'deki Gangs of New York filminden sonra o kıl babyface oyuncu imajından sıyrılmayı başarıp, müthiş bi' ivme izlemeye başlayan oyuncu..." olarak tanımlarım kendisini. O açıdan DiCaprio'yu bi' kere daha izleyebilme fırsatı iyi olacak. Bi' de DiCaprio'nun yanında, bence O'ndan daha kaliteli olan Ben Kingsley ve Mark Ruffallo var. Onlar benim için DiCaprio'dan daha çekiciler. Bi' de tanımadığım fakat Michelle Williams diye bi' bayan oyuncu. Eğer bu kadın, bunca yaşlanmış güzel kadın oyuncuların arasından sıyrılıp, kendisine esaslı bi' yer edinirse şaşırmayın. Filmografisini inceledim, gayet başarılı duruyor. Önümüzdeki ay inceleriz artık.Kısacası şimdiden programınızı yapın. Ajanda tutuyorsanız, 12 Mart Cuma gününden birkaç saati kendinize ayırın ve şöyle keyifle iyi bi' film izleyin. Evet, iyi bi' film olacak.
1 Şubat 2010 Pazartesi
Blindness (2008)
Cidade de Deus filminin yönetmeni Fernando Meirelles'ın son filmi. Nobel ödüllü José Saramago adlı Portekizli yazarın romanından uyarlanmış bi' yapım. Acayip bi' şey. Kitap okumayı pek sevmem ama edebiyatla alakadar birçok arkadaşımla ortak fikrim; Bir romanın filminin yapılması kadar zor bi' şey olmadığıdır. Fakat yine fikirlerine çok güvendiğim ve yazdıkları yazıları sık sık okuduğum insanların bu film hakkındaki fikirlerine bakıyorum da, kitabı çok iyi yansıttığını söylüyor. Dediğim gibi, ben bilmiyorum. Sonuçta kitabını okumadım. Hatta şanslıydım çünkü filmi izlerken bi' roman uyarlaması olduğunu da bilmiyordum. Bu da belki de beklentimi alçakta tuttu. Kısaca özetlemek gerekirse; Herkesin ve her şeyin normal seyrettiği bi' gün, trafikte kırmızı ışıkta bekleyen bi' adamın aniden kör olması ve bununla beraber bu insanın, yakın olanlardan başlamakla beraber, tüm çevresine ve bu ekseriyetle de bu körlüğü tüm insanlığa -yerinde bi' tabir mi bilmiyorum ama- bulaştırmasının ardından gelişen olayları anlatıyor.
Filmi izlemeden önce yaptığım incelemede yönetmenin harici tanıdığım 2 öğe vardı; Julianne Moore ve Gael García Bernal... Açıkcası iyi bi' oyuncu olduğunu bilsem de Moore'dan pek hoşlanmazdım çünkü The Silence of the Lambs filminde acayi rol kesmiş olan ve canımız ciğerimiz Judie Foster'ın rolünü, serinin 2. filminde, öyle ya da böyle, almış ve çok da iyi olmayan bi' performansla rezil etmişti. Ancak en son Children of Man ve bu filmdeki performanslarıyla gözümde büyüdü. Özellikle bu filmdeki inanılmaz oyunculuğundan çok etkilendim doğrusu. Size tavsiyem en azından O'nun için bi' göz atın derim. G. G. Bernal'ı zaten biliyoruz. 3. Odanın kralı, 3. Odanın kralına yaraşır bi' performans sergilemiş. :).
Yönetmenin seyirciye de körlüğü hissettirme çabası, körlüğün renginin beyaz olarak sunulması, bu tip bi' salgın hastalığın doğuracağı anarşi ve bu anarşinin sebep olduğu acizlik adeta izleyiciye sunulmuş birer ziyafet gibi duruyor. Hele ki o muhteşem son öldürücü darbe niteliği taşıyor ki her sinemaseverin kaçırmaması gereken bi' ayrıntıdır gözümde.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)













