Julianne Moore etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Julianne Moore etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Mayıs 2010 Pazar

Triangle (2009)

"You are not me..."

Şizofreninin neresi ilgi çekici, anlamıyorum. Hadi birkaç film tamam da, artık bunu da izlerken "Yeter hakikatten..." dedim.

Christopher Smith adlı genç İngiliz'in hem yazıp hem yönettiği bir film. Kafadan söyleyeyim; Beğenmedim. Beğenmedim, çünkü artık bu psikolojik sorunlar yaşayan, dejavu hastası insan ve yaşadıklarından zerre haberdar olmayan çevresi olayı iyiden iyiye sıktı. Aslında bu tarz filmler iyidir, sinemadaki gizem unsuru süper keyiflidir. Olayı, filmin en sonunda gizem çözülür ve izleyici "Vay be..." der. İşte tam o nokta, hazzın doruk yaptığı noktadır. Fakat bu film öyle değil. Bir sürü mantık hatasıyla ilerleyen, ve sonu gelmek bilmeyen kompozisyonun sonu da kapatılmamış. Öyle kitlenip kalıyorsunuz resmen.

Başroldeki Melissa George adlı bayanın da oyunculuk performansının giderinin olmaması ve görüntü anlamında aşırı derecede Julianne Moore'a benzemesi de beni iyice sıktı.

Bu tarz bir filmde, adam akıllı kan bile yoktu ki olduğu yerler de çok ama çok komikti. Sulu boya çalışması gibi.

Sevmedim.



1 Şubat 2010 Pazartesi

Blindness (2008)

Cidade de Deus filminin yönetmeni Fernando Meirelles'ın son filmi. Nobel ödüllü José Saramago adlı Portekizli yazarın romanından uyarlanmış bi' yapım. Acayip bi' şey. Kitap okumayı pek sevmem ama edebiyatla alakadar birçok arkadaşımla ortak fikrim; Bir romanın filminin yapılması kadar zor bi' şey olmadığıdır. Fakat yine fikirlerine çok güvendiğim ve yazdıkları yazıları sık sık okuduğum insanların bu film hakkındaki fikirlerine bakıyorum da, kitabı çok iyi yansıttığını söylüyor. Dediğim gibi, ben bilmiyorum. Sonuçta kitabını okumadım. Hatta şanslıydım çünkü filmi izlerken bi' roman uyarlaması olduğunu da bilmiyordum. Bu da belki de beklentimi alçakta tuttu.

Kısaca özetlemek gerekirse; Herkesin ve her şeyin normal seyrettiği bi' gün, trafikte kırmızı ışıkta bekleyen bi' adamın aniden kör olması ve bununla beraber bu insanın, yakın olanlardan başlamakla beraber, tüm çevresine ve bu ekseriyetle de bu körlüğü tüm insanlığa -yerinde bi' tabir mi bilmiyorum ama- bulaştırmasının ardından gelişen olayları anlatıyor.

Filmi izlemeden önce yaptığım incelemede yönetmenin harici tanıdığım 2 öğe vardı; Julianne Moore ve Gael García Bernal... Açıkcası iyi bi' oyuncu olduğunu bilsem de Moore'dan pek hoşlanmazdım çünkü The Silence of the Lambs filminde acayi rol kesmiş olan ve canımız ciğerimiz Judie Foster'ın rolünü, serinin 2. filminde, öyle ya da böyle, almış ve çok da iyi olmayan bi' performansla rezil etmişti. Ancak en son Children of Man ve bu filmdeki performanslarıyla gözümde büyüdü. Özellikle bu filmdeki inanılmaz oyunculuğundan çok etkilendim doğrusu. Size tavsiyem en azından O'nun için bi' göz atın derim. G. G. Bernal'ı zaten biliyoruz. 3. Odanın kralı, 3. Odanın kralına yaraşır bi' performans sergilemiş. :).

Yönetmenin seyirciye de körlüğü hissettirme çabası, körlüğün renginin beyaz olarak sunulması, bu tip bi' salgın hastalığın doğuracağı anarşi ve bu anarşinin sebep olduğu acizlik adeta izleyiciye sunulmuş birer ziyafet gibi duruyor. Hele ki o muhteşem son öldürücü darbe niteliği taşıyor ki her sinemaseverin kaçırmaması gereken bi' ayrıntıdır gözümde.













6 Temmuz 2009 Pazartesi

Children of Men (2006)

"Pull my finger." - :).

Nasıl ki In Bruges filminden dolayı Colin Farrell'e ilginç bi' saygı beslemeye başladıysam, bu filmde bende bi' miktar Clive Owen sempatisi oluşturmadı değil. Ayrıca Julianne Moore ve Michael Caine ile de müthiş renk kazanmış. Enfesleşmiş adeta.

Sağlam bi' film. Hafif bilim kurgu, biraz terörizm ve suç, biraz da drama ve gizem dolu enfes bi' senaryo ile yapılmış bi' Alfonso Cuarón filmi. Bi' yönetmenlik harikası. El kamerası ile çekildiği besbelli olan ve gerilim fışkıran sahnelerde seyirciyi resmen filmin içine çeken bi' yönetmenden bahsediyorum. İzleyin, siz de farkedeceksiniz. Hafiften film-noir teması kokan bi' yarı-apokaliptik bi' film. Konusu ilginç bi' kıyamet alameti etrafında dönüyor. 18 yıldır hiçbir doğum olayının yaşanmaması üzere kıyamet senaryoları yazılan bi' Londra'da dünyaya gelebileceği en kötü yerde doğan bi' bebeğin hayatta kalması için varını yoğunu ortaya döken sıradan bi' adamın hikayesi.

Aslına bakarsanız, şahsen benim kelimelerle ifade edebileceğim kadar basit bi' film değil. Ancak en çok hoşuma giden yanı; Daha henüz ilkokul dönemlerimizde kurduğumuz çetelerin diğer elemanlarıyla birlikte hayal ettiğimiz mekan tasvirleri vardı ya... İşte bu filmin hemen hemen bütün sahneleri o tip mekanlarda geçiyor. Zaten az sonra fotoğraflarda da göreceksiniz.

"İzleyin." derim. Sevgiler...














18 Mart 2009 Çarşamba

The Big Lebowski (1998)

Hayatım boyunca izlediğim en komik filmlerden biri. Tabi fazla zorlamayın. Ondan sonra "Yo, hiç komik değil bence..." şekliyle karşıma çıkarsınız. Canınız iyi senaryo çektiğinde yüklenin. Korkmanıza gerek yok, pişman olmayacaksınız.

Siz de suratını acayip acayip şekillere sokup ve bunun yanında absürd haller içerisinde bulunarak izleyiciyi güldürmeyi ve takdir kazanmayı hedeflerden sıkıldınız mı? Öyle ise hemen size 2 adres vereyim. 1. Guy Ritchie, 2.'si ise Coen Kardeşler... Bu adamların suç temasını mizahi bi' şekilde ele almalarından enteresan bi' zevk alıyorum. Üstelik, genelde, hem yazıp hem de yönetiyorlar ya, işte buna da hastayım. Sanki dünyanın dönmesini, "işlerin birbirine girmesi" gibi tanımlıyorlar. Yani ilk olay üçüncüsüne, ikincisi ise yedincisine bağlanıyor, arada kalan diğer olaylar ise kendi içlerinde ikilere, hatta üçlere ayrılıyor. This is the world, :).

Ayrıca bu Coen Kardeşler hakkında en beğendiğim olaylardan birisi de, gösterişten uzak, hiçbir şekilde artistlik patinaj gütmeyen işler yapmaları. Demek istediğim, "Ya ben yapıyorum filmimi. Seyirci anlamayabilir, seyirci zaten anlayacak olsa, seyirci olmaz, urada benim yerimde olur..." tarzı kasmalar.

Fazla uzatmaya gerek yok. Enfes oyunculuk(Jeff Bridges!!!), senaryo da öyle, harika müzikler(filmi sevmeseniz bile, bi' sonraki şarkıyı dinleyebilmek için kapatmayacaksınız.), kostüm(özellikle başrol oyuncusu Jeff Bridges'e uydurulmuş olanları) muazzam.

"Aman!" diyeyim, sakın es geçmeyin.







25 Aralık 2008 Perşembe

Hannibal (2001)

Garip bi' aşk hikayesi.

İlk film ile başlayan Hannibal Lecter - Clarice Starling aşkına, Ridley Scott'un karışması ve olayı birazcık daha farklı bi' boyuta taşımasıyla oluşan güzel bi' film.

Ridley Scott işte, doğal. Bi' yönetmenlik harikası daha. The Silence of lambs filminin devamı olarak çekilmiş. Mesela bana şu an "Hangisi daha iyi?" diye bi' soru yöneltilse cevabım "Aslında ikinci film daha iyi fakat Jodie Foster'ın yerine Julianne Moore olmamış..." diye yanıtlardım. Tamam, Julianne Moore iyi bi' seçim olmuş. Hatta belki de Jodie Foster'dan sonra olabilecek en iyisi... Ancak gelin görün ki, fiziksel olarak, bi' nebze de olsa, uyum gösteren bu değişim oyunculuk olarak berbat duruyor.

Şimdi bi' kez daha düşündüm de; Bence dünyanın en garip aşk hikayesi bu;





***
Paul Krendler: Who's agent Starling?
H
annibal Lecter: Paul, I told you, if you're going to be rude to our guests you'll have to sit at the kiddie table.