Al Pacino etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Al Pacino etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ağustos 2010 Pazar

Robert De Niro & Al Pacino

Hüseyin twitter sayfasında paylaşmış. Beni taglayarak tabi. Ben de buradan ulaştırayım istedim. #Heat ve #Righteous Kills filmleriyle gözlerimizi ve gönüllerimizi dolduran, 2 veteran sinema sanatçısının yıllar önceki, siyah beyaz bir karesi.

Şu üstteki fotoğrafta 2008 yılından. Righteous Kills filminin galasından. The Godfather filmindeki baba-oğul ilişkisine ters gitmiş gibi sanki. Fotoğrafı IMDb'den kırptım. :).

7 Temmuz 2010 Çarşamba

Heat (1995)

Neil McCauley: Told you I'm never going back...
Vincent Hanna: Yeah.
Efsane... Tekrar izledim... Tekrar mest oldum. Bundan 15 yıl önce, dönemlerinin en iyi iki oyuncusunun, hem de müthiş bir rekabet içerisinde oldukları bir dönemde, Michael Mann tarafından buluşturulduğu film. Senarist de yönetmen de bizzat kendisi. (Hoş, henüz daha bu iki isme alternatif kimsenin çıkmaması da ayrı bir konu.)

Bu filmin ne kadar önemli ve dev bir proje olduğunu şöyle özetlemek gerek; 70'lerin başından beri, her oynadıkları film ile sinema dünyasını sallamış ve daha 80'ler bitmeden efsaneleşmiş bu iki büyük oyuncunun ilk defa birlikte yer aldıkları bir film. (Sonra 2008'de Righteous Kill'de tekrar birlikte oynadılar. Bundan başka da, yine Michael Mann Public Enemies adlı film ile Johnny Depp ve Christian Bale gibi iki ismi, tıpkı bu film gibi bir iyi-kötü kovalamacası temalı filmde bir araya getirdi ama şahsi fikrim; bu güzelliği ucundan bile yakalayamadı.)

Tabi mesela Robert De Niro ve Al Pacino ile de bitmiyor. Onlardan başka kadroda Val Kilmer, Diane Venora, Ashley Judd, Jon Voight, Tom Sizemore, Amy Brenneman(Çok güzel), Danny Trejo, Natalie Portman gibi isimler de var. Kısaca bu kalemi de kapatmak gerekirse; Oyuncu kadrosunun özenle hazırlandığı ve izleyiciği performansa boğan bir klasik olduğunu söylemek yeter.

Öyle bir film ki; Bugünün Michael Mann'inin tarzını belirlemiş. Collateral, The Insıder, Manhunter, Public Enemies gibi birkaç filmini izlerseniz, ne demek istediğimi anlayacaksınız. Yani artık kemikleşmiş. İmgelerin, kamera açılarının değil; Olay ve olguların konuştuğu bir kompozisyon. Tam bir Michael Mann işi.

Ayrıca bu filmle ilgili çıkmış söylentilerden birisini de iyice irdeleme fırsatı buldum. Kimilerine göre Al Pacino ve Robert De Niro, bu film boyunca hiçbir zaman yan yana gelmediler. Bunu söylemelerinin sebebi de az önce yukarıda belirttiğim gibi; O dönemler ikisinin de "En iyi kim?" mücadelesinde olmalarıdır. Şimdi ben bunu inceledim ve şöyle bir kanıya vardım. Film boyunca Al ve R. De Niro sadece 2 sahnede bir araya geldiler ki bunun bir tanesi de şüpheli. İlk olarak, Al Pacino'nun canlandırdığı karakterin, Robert De Niro'nun canlandırdığı karakteri kahve içmeye davet ettiği sahnede birliktelerdi. Çok ince de olsa, bunu görebildim. İkinci defa birlikte oldukları sahne, ki bu muammadır benim için, birlikte oturup kahve içtikleri sahneydi. Bu sahne iki oyuncunun sürekli diyaloğu şeklinde çekilmişti ancak biri konuşurken aynı anda diğerinin suratını görebileceğimiz açı, yönetmen tarafından bize verilmemişti. Benim şahsi fikrim, birliktelerdi. O kısım montaj işi değildi ama tabi her şey de olabilir. Daha iyi, şöyle filmi durdurua durdura bakmak lazım.

Bilmeyen var mıdır, bilmiyorum ama inceden değinmek gerekirse; Ailevi sıkıntılar yaşayan bir NY Polis Dedektifi ile hiçbir zaman bir aileye sahip olamamış ancak kariyerinin en büyük işlerini bitirmek üzere olduğu anlarda anlamsız bir aşka kapılmış olan bir organize suç çetesi liderinin kovalamacasını konu edinmiş bir film. İşte ondan sonra kötü adam içeriden, dostlarınca satılır ve işler biranda ters gitmeye başlar...

İntikam ve kin hariç, her türlü duyguyu da içinde barındırması, bence bu kadar sevilmesi ve hatta efsaneleşmesindeki etkili olan sebeptir.

Aklıma şöyle bir şey düştü;

Bazen, varmak istediğimiz yere gidebilmek için çok önemli değerlerimizi birer hiçe sayarak oldukları yerde bırakmayı göze almamız bile bize yetmeyebiliyor. Bence bu da bizim ne kadar büyük birer hiç olduğumuzu işaret ediyor.
Vincent Hanna: You know, we are sitting here, you and I, like a couple of regular fellas. You do what you do, and I do what I gotta do. And now that we've been face to face, if I'm there and I gotta put you away, I won't like it. But I tell you, if it's between you and some poor bastard whose wife you're gonna turn into a widow, brother, you are going down.
Neil McCauley: There is a flip side to that coin. What if you do got me boxed in and I gotta put you down? Cause no matter what, you will not get in my way. We've been face to face, yeah. But I will not hesitate. Not for a second.









1 Şubat 2010 Pazartesi

Henüz izlemediğim Al Pacino filmleri

Bugüne kadar yayımlanmış ve izleyiciye sunulmuş 41 adet Al Pacino filminden hangilerini izlemediğimi not edeyim istedim. Hem benim için de bi' hatırlatma ve "Bunları izle..." listesi olur hem de Al Pacino sevgimizi cümle alem bilsin. Şunlar;
  1. The Merchant of Venice (2004)
  2. People I Know (2002)
  3. Chinese Coffee (2000)
  4. City Hall (1996)
  5. Two Bits (1995)
  6. Frankie and Johnny (1991)
  7. The Local Stigmatic (1990) ---> Sanırım şu an ilk bunu izleyeceğim.
  8. Revolution (1985)
  9. Author! Author! (1982) ---> Bunu biraz zor izlerim. Romantik-Komedi resmen...
  10. Cruising (1980)
  11. Boby Deerfield (1977)
  12. The Panic in Needle Park (1971)
  13. Me, Natalie (1969)
O değil de bayağı kabarık çıktı liste. Bu kadarını hiç beklemiyordum.

26 Ocak 2010 Salı

Francis Ford Coppola & Al Pacino & Mario Puzo

Şöyle bi' efsane anlatılır. The Godfather serisinin 1. filmini çeken Francis Ford Coppola, Marlon Brando'nun leziz performansıyla tüm ilgiyi üzerine toplayan serinin 2. filmine hazırlanırken casting çalışmaları esnasında Al Pacino'ya telefon açar ve "Malumun, seni 2. filmde de görmek istiyorum. Hem de güzel bi' iş olacak, ilk filmden alacağının 2 katını, yani 10 Milyon $ alacaksın..." diye teklifini sunar. Coppola'nın serinin 2. filmini çekmemek gibi bi' lüksü olmadığını ve 2. filmin gelirinin ne raddede olacağını önceden tahmin edebilen Al Pacino da bu teklif üzerine "Hayır, 2. film için istediğim ücret 15 Milyon $... Bunu düşün ve cevap için beni ara..." deyip telefonu kapatır. Francis Ford Coppola bu duruma çok içerlenir. Hemen, tabir-i caizse, ekmeğini yediği ve filmini yaptığı romanın sahibi hemşerisi Mario Puzo'yu arar ve durumu izah eder. O zamana dek filmin senaryo harici hiçbir şeyiyle ilgilenmeyen Puzo, Coppola'dan Al Pacino'nun telefon numarasını ister. Sonra Al Pacino'yla aralarında şu efsanevi diyalog geçer;
Mario Puzo; Al, merhaba, ben Puzo, nasılsın evlat?
Al Pacino; İyiyim sevgili Puzo, sen nasılsın? Eğer viski içmek istersen bi' taksi tut ve yanıma gel, elimde müthiş bi' İskoç Viski'si var, tam ağzına layık.
Mario Puzo; Çok teşekkür ederim fakat şu an OMERTA adlı romanım üzerinde çalışıyorum. Ben seni bizim kitabın 2. filmiyle ilgili aramıştım. Sanırım Coppola'nın teklifini reddetmişsin?
Al Pacino; Evet sevgili dostum. Aynen öyle oldu. Fiyat konusunda bi' türlü orta yolu bulamıyoruz. Sanırım Michael Corleone'yi benim yerime başkası canlandıracak, şöyle 2. sınıf bi' oyuncu, belki de Harvey Keitel? Ne dersin...
Mario Puzo; Hayır, hiç sanmam. O rolü senden başkasına veremeyiz ki zaten kimse de senin gibi rolün hakkını veremez. Sana teklifi kabul etmeni öneriyorum. Eğer ki bu önerimi dikkate almaz ve kararından da vazgeçmezsen benim de yapacağım tek bi' şey kalıyor. Şu OMERTA ile uğraştığım yoğun günlerimde oturacak ve Michael Corleone'nin vefatıyla başlayan bi' 2. film senaryosu yazmak zorunda kalacağım.
Der ve telefonu kapatır. Bunun üzerin Al Pacino Coppola'yı arar ve rolü kabul ettiğini, alacağı miktarın da hiç önemli olmadığını söyler. Peki ya ben size soruyorum, burada Coppola mı, Puzo mu yoksa Pacino mu kazançlı çıkmıştır?

24 Ocak 2010 Pazar

Scent of a Woman (1992)

Şöyle arada sağlam kar yağmasa, oturup 2 tane film çakamıyorum. Özellikle üstadın başrolünü üstlenmiş olduğu ve daha önce izlemediğim bi' filmini uzun zamandır izlememiştim. Dün bu orucumu Scent of a Woman ile bozdum ki bu filmi daha önce izlememiş olmama sevinmem ya da üzülmem gerektiğini anlayamadım.

Sene 1992, Scent of a Woman filmindeki performansıyla Al Pacino'ya "En İyi Erkek Oyuncu" dalında Altın Küre'ye layık görülüyor.
Lt. Col. Frank Slade: Women! What can you say? Who made 'em? God must have been a fuckin' genius. The hair... They say the hair is everything, you know. Have you ever buried your nose in a mountain of curls... just wanted to go to sleep forever? Or lips... and when they touched, yours were like... that first swallow of wine... after you just crossed the desert. Tits. Hoo-ah! Big ones, little ones, nipples staring right out at ya, like secret searchlights. Mmm. Legs. I don't care if they're Greek columns... or secondhand Steinways. What's between 'em... passport to heaven. I need a drink. Yes, Mr Sims, there's only two syllables in this whole wide world worth hearing: pussy. Hah! Are you listenin' to me, son? I'm givin' ya pearls here.
Üstteki gibi enfes monolog ve diyaloglarla bezenmiş, Martin Brest yönetmiş. Yine bi' roman uyarlaması. Giovanni Arpino'nın romanı. Senaryolaştıran ise efsane One Flew Over the Cuckoo's Nest filmini de senaryolaştıran adam, Bo Goldman. Al Pacino'nun kör bi' emekli yarbayı canlandırdığı drama. Acayip bi' dostluk hikayesi. Acayip. İnsanı alıp götürüyor. "Keşke biz de yaşasaydık be böyle şeyler..." dedirtiyor. İnsanın boğazındaki o yumruyu daha bi' yutması zor hale getiriyor. Hele o üstadın Tango sahnesi yok mu? Ya da Tango sahnesinden hemen önce genç arkadaşına verdiği kız tavlama dersini? Kadını tanımlarken hissettirdikleri? Adamı mest ediyor. Peki ya son sahne? Okuldaki mahkemede, adeta And Justice For All... filmindeki konuşması gibi bi' konuşma yapması. Çok büyük adamsın be üstad. Bize bıraktıkların çok iyi. Umarım hiç ölmezsin. Çok acayip bi' duygu bu. Belirli aralıklarla Al Pacino filmi izleyip, yine mest olmak ve bu adamdaki üstün aktörlük yeteneklerine şaşırmak. İlginç. İnsana, lise döneminde rüzgarını bulamamış yelken halini hatırlatıyor. Ünlü müzik gruplarına, aktörlere özendiğimiz yılları... Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük oyuncusundan, en büyük aktörlük performanslarından birisi bu filmde işte, sakın kaçırmayın...

Aslında bu kez, "Bu filmi izleyin." gibisinden bi' tavsiyede bulunmaktan ziyade "Al Pacino'nun bütün filmlerini izleyin." demeliyim sanırım. Birilerinin de bu adamın hakimiyetini kabul etmemeye dirensin dursun. Hüseyin.












17 Ocak 2010 Pazar

Soundtrack: Nino Rota - Murder of Don Fanucci

O efsanevi The Godfather OST'sinin haklı olarak gölgesinde kalmış, yine Nino Rota tarafından bestelenmiş bi' enstrumental parça. Sonny'nin oğlu Vincent Don Michael Corleone'nin bilgisi ve izni dışında planını yapar ve Don Fanucci'nin sonunu getirir. Nino Rota'da bu efsaneyi müzikleştirir, buyurun;

3 Aralık 2009 Perşembe

Glengarry Glen Ross (1992)

Hile, ihanet, entrikanın filmi. Yönetmen James Foley,senaryo David Mamet. Oyuncular Al Pacino, Jack Lemmon, Alec Baldwin, Alan Arkin, Ed Harris ve Kevin Spacey gibi yaşayan efsaneler. Harika kadrosu ve fantastik karakaterlerin fantastik diyaloglarıyla müthiş bi' hal almış. Özellikle Al Pacino'nun canlandırdığı Ricky Roma'nın öyle bi' repliği var ki, filmi o replik için izlemelisiniz. Şimdi o repliği sizlere aktaracağım ve fakat siz hiçbir şey anlamayacaksınız. Ta ki filmi izleyip, parçaları birleştirene kadar. İşte o replik;

"All train compartments smell vaguely of shit. It gets so you don't mind it. That's the worst thing that I can confess. You know how long it took me to get there? A long time. When you die you're going to regret the things you don't do. You think you're queer? I'm going to tell you something: we're all queer. You think you're a thief? So what? You get befuddled by a middle-class morality? Get shut of it. Shut it out. You cheat on your wife? You did it, live with it. You fuck little girls, so be it. There's an absolute morality? Maybe. And then what? If you think there is, go ahead, be that thing. Bad people go to hell? I don't think so. If you think that, act that way. A hell exists on earth? Yes. I won't live in it. That's me."
Filmin enteresan bi' yanı da, en azından benim için hayatımda gördüğüm ilk ve tek emlak dünyasıyla ilgili film bu. Bi' şey söyleyebilirim ki aklı olan bu filmi izlesin.








29 Temmuz 2009 Çarşamba

The Recruit (2003)

Al Pacino ve Colin Farrell'in başrollerini paylaştığı esaslı bi' CIA hikayesi. Aklıma izleyecek film gelmeyen şu günlerde izlemediğimi farkettiğim bi' Al Pacino filmi bi' nebze de olsa, merhem oldu yarama. Yönetmeni Roger Donaldson. The Worlds Fastest Indian, Smash Palace, Thirteen Days, Bank Job gibi filmlerden hatırlayabilirsiniz. Senaryosu ise 4 farklı kişinin ortak çalışmaları doğrultusunda ortaya çıkmış. Benim tahminim, bu 4 kişinin, ufaktan da olsa, CIA ile bağlantıları olduğu... Zira senaryo o kadar ilginç ki; Çok şaşırtıcı öğeler içermesine rağmen, insanın ve günümüz şartlarının mantığının dışına taşmıyor.

Aslına bakarsanız sıradan bi' yapım. Müzikler, görüntü yönetmenliği, senaryo... Hepsi sıradan. Filmin tek güzel yanı, Al Pacino gibi bi' oyuncu ve O'nunla beraber oynamanın ağırlığının altında kalmamak için zorlanmış da olsa, iyi bi' performans sergilemiş bi' Colin Farrell gibi bi' oyuncunun katkıları. (ki Farrell'i In Brugges dışında pek beğenmiş bi' izleyici de değilim. Bence vasat bi' oyuncudur ve favorilerim arasında kesinlikle yer alamaz!) Tabi Nicolas Cage'in başrolünü oynadığı Lord of War'dan hatırladığım Bridget Moynahan'ın güzelliğine de değinmem lazım. O enteresan güzelliğinin yanında oyunculuk adına da sınıfta kalmadığı için daha bi' gözüme girdi.

Filmi kısaca tanımalamak gerekirse; Klasik seyirciyi kontürpiyede bırakma teknikleriyle işlenmiş, CIA ile ilgili tuhaf detaylara giren bi' film

Neticede bi' başyapıt sayamayız. Belki Al Pacino'suz çekilmiş olsaydı, "İyi film" bile diyemeyecektik ama sonuçta işin ucu Al Pacino'ya kadar dokunuyor. O açıdan görmeniz lazım. Gerisi tıraş, :).