Robert De Niro etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Robert De Niro etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Şubat 2013 Perşembe

Little Fockers (2010)


Jay Roach'ın yönettiği 2000 yapımı Meet the Parents ile başlayıp, 2004 yapımı Meet the Fockers ile devam den serinin 2010 yılında yapılmış üçüncü filmi. Bu sefer yönetmen koltuğunda American Pie'nın yönetmeni Paul Weitz var.

Film bana birazcık zorlama geldi. Benim bugüne kadar izlediğim en iyi komedi oyuncusu olan Robert De Niro'nun, Analyze That ve Analyze This filmlerinin oluşturduğu Anlyze serisi ile birlikte efsanevi komedi serisinin üzerine yapıldığı için yüksek beklentiyi tam olarak karşılayamamış olduğu açık. Fakat bu açıyı da Robert De Niro, Ben Stiller, Owen Wilson'a, Harvey Keitel, Jessica Alba ve Dustin Hoffman gibi müthiş bir kadroyla destek çıkmışlar.

Zaten bundan başkası da paklamazdı bizi. Aslında hiç yazmayacaktım ama diğer iki filmi yazmamış olduğum için bari bunu ekleyeyim istedim.












12 Ocak 2013 Cumartesi

Red Lights (2012)


Rodrigo Cortés diye bir ağabey yazmış, yine kendisi yönetmiş. Ana teması, tıpkı The Reaping filmindeki gibi, doğaüstü olaylara açıklamalar getirmekle nam salmış bilim adamı/adamları ve bu doğrultuda başlarına gelen ilginç olaylar. Tabi son olay, her zaman en zoru ve en kafa karıştırıcı olanıdır. Bu filmde de öyleydi.

Tek tatmin olduğum noktası, uzun süre sonra yeni bir Robert De Niro performansına şahit olduğum bu filmde, zilyon tane klişe vardı. Saymakla bitmez. Klişeleri saymaya zaten gerek yok ama annesinin mide ağrısı, bir medyum tarafından "önemsiz" diye tanımlandıktan sonra mide kanserine yakalanıp vefat ettiği için doğa üstü olaylara savaş açan bir bilim adamı söz konusu ki "Ehhh..." dedirtti. 

Yani asla bir yönetmenin ya da senaryonun, değindiği bütün konuların açıklamasını yapmak zorunda olduğunu savunanlardan değilim ama böyle bir hikayede, aşırı uçarı olayların döndüğü bir temada bunu yapmadığınız takdirde ciddiyetinizi ve saygınlığınızı kaybedersiniz. Hani, en sonunda sahtekar çıkaracağınız(O da en başından beri belliydi. Şu sahte körlük filan, çok barizdi.) adamın, sözde gerçekleştirmiş olduğu uçarı eylemlerin nasıl yapıldığını anlatmadığın zaman, "Orayı yazamamış." oluyorsun işte. Çünkü bu adam sahtekar lan! Uçmasını anladım, tamam ama o intihar eden kuşları nasıl organize ettin? Ya da o evi nasıl dağıttın? Karakteri De Niro canlandırıyor diye her şeyi yapabilmesi normal mi kabul ediliyor, tam anlamadım da...

Bir de şu poster eğer resmi ise filmin ne kadar dandik bir mantıkla organize edildiğinin en müthiş örneği aslında. O sondaki bugüne kadar 234329845923094 kere kullanılmış "Aaaa, aslında benmişim lan..." tribi bu işin artık cılkının çıktığı saniyedir. "This Year's The Sixth Sense" nedir be arkadaş?

Neyse.




27 Eylül 2012 Perşembe

Once Upon a Time in America (1984)


Sergio Leone. hepi-topu 13 tane film yapmış. Bunların en az beş tanesi benim için ilk yirmiye girer. Bu da onlardan birisi. Tıpkı Godfather serisinde olduğu gibi atılan her bir adımın, söylenen her bir kelimenin ya da yapılan en ufak hareketlerin bile çok büyük anlamlar taşıma ihtimalinin olduğu, kimilerine göre AĞIR filmlerden. Benim için ise için ise müthiş bir filmdi. Daha önce de izlemiştim ama sanırım çok eskidendi ve belki de sonuna kadar tamamlayamamıştım.

Öncelikle değinmemiz gereken şey, "Sergio Leone ve film müzikleri" konusudur. Dolar üçlemesi ve diğer Western filmlerini düşündüğümüz zaman aklımıza gelecek muhteşem müzikler, Leone'nin son filmlerinden birisi olan Once Upon a Time in America filminde de Gheorghe Zamfir ve Ennio Morricone adlı iki ayrı müzikal deha sayesinde doruklara ulaşmış. Tadından yenmez bir hal almış. Hatta işin Zamfir kısmının Quentin Tarantino'nun Kill Bill serisine de ilham verdiğini hissetmedim değil.

Diğer tarafta, sinemasal açıdan incelediğimiz zaman da muhteşem bir yapıyla karşı karşıya kalıyoruz. Çinlilerin işlettiği bir karanlık mekanda, afyon çeken bir adamın hikayesine şahit oluyoruz. İlk olarak anladığımız kadarıyla arkadaşlarını polise ihbar ettiği için yaşadığı yeri terketmek zorunda kalan bir adamın olayın tüm inceliklerini görebilmek adına, 35 sene sonra geri dönüşünü anlatmaya başlıyor. Daha sonra da film tam üç saat otuzdokuz dakika boyunca bir koca ömrü izleyiciye sunuyor. Sergio Leone de bu süreci çocukluk, gençlik ve ihtiyarlık dönemleri üzerinden ele almış ve yönetmiş. Bu da açıkcası filmden çok yüksek derecede keyif almamı sağlayan bir etkendi.

Başrolde Robert De Niro'yu izledik. Onunla beraber Joe Pesci, Elizabeth McGovern, James Woods da vardı. Tabi bir de Burt Young. Hani şu Rocky'nin yanında takılan kel kısa boylu, Rocky'nin ilk sevgilisinin ağabeyi olan adam. Evet, nerede bir İtalyan filmi varsa o adam da adeta orada olmak zorundaymışcasına beliriyor. Bu filmde de öyle. Resmen o da olsun diye, bir rol de ona vermişler. Tabi yanlış anlaşılmasın, rahatsızlık duyduğumuz filan yok. Kendisini de severiz. Fakat dikkat çekici yani.

Şöyle de bir diyaloğu vardı. Çok güldüm.

Frankie Minaldi: Hey, Joe, tell these guys the story about the pussy being insured. What is it? Tell these guys how you stumbled on this whole thing. Tell them the story. Come on. Pussy insurance, the insurance pussies. Tell them that story.
Joe Minaldi: Life is stranger than shit, that's all. It's a pisser. No big story. I got this insurance agent, this Jew kid named David. He conned me into every policy in the world. Every policy, name it, dogs, house, wife, life, anything. I'm drinking with the boys one night. He comes in with his wife, a brunette with a nice ass who works for a jeweller. And he's still on the hustle, this guy. So I wink at the guys, I say, "Look... the most serious policy, you don't have me covered for." He goes, "What's that, Joe?" "Cock insurance. You make me a policy that when it don't work, I get a payment. I'll write out a check now." He thinks, and he says, "I don't know if the actuality gauges govern this... but we can make a policy. But you gotta guarantee you're in good health now." I says, "Look, leave her with me. Come back and see if it stands up. If it stands up, you know I'm in good health." The jerk leaves her. I screw her. Not only that, she likes it. And she tells me when her boss, the jeweller is shipping stones to Holland, where he keeps his stash - in a drawer in the safe - everything! Can't ask for more, right? Except, one better. I never paid the first premium on the new cock policy.
Max: [laughing] Cock insurance...
Joe Minaldi: Life is funnier than shit. But... be easy with the girl. I mean that. Be easy with the girl.











16 Ağustos 2011 Salı

Limitless (2011)

Eddie Morra: Well, in order for a career to evolve, I'm gonna have to move on.
Carl Van Loon: And you would even think that, would only show me how unprepared you are to be on your own. I mean you do know you're a freak? Your deductive powers are a gift from God or chance or a straight shot of sperm or whatever or whoever wrote your life-script. A gift, not earned. You do not know what I know because you have not earned those powers. You're careless with those powers, you flaunt them and you throw them around like a brat with his trust-fund. You haven't had to climb up all the greasy little rungs. You haven't been bored blind at the fundraisers. You haven't done the time and that first marriage to the girl with the right father. You think you can leap over all in a single bound. You haven't had to bribe or charm or threat your way to a seat at that table. You don't know how to assess your competition because you haven't competed. Don't make me your competition.
Alan Glynn'in romanından meşhur senarist Leslie Dixon tarafından uyarlanmış ve 2006 yılının en iyilerinden The Illusionist filminin yönetmeni Neil Burger tarafından sinemaya yansıtılmış enfes bir film. Ayrıca Robert De Niro'nun yenildiğini izleyeceğiniz ilk film de denilebilir. (Hayır, Heat'deki bir yenilgi değildi.)

Başarısız, hipster ve avara bir bilim kurgu yazarının, yaşamaya dair ümitlerinin tamamen bittiği bir noktada, yaklaşık beş dakikalık bir evlilik yaptığı kadının erkek kardeşi ile tesadüfi bir karşılaşma sonucu tanıştığı bir hap sayesinde hayatının değişmesi ve bu değişiklik sürecindeki sancılı dönemi anlatan bir hikaye. Yalnız çok eğlenceli. Muhteşem müziklerle de süslenmiş, leziz olmuş gerçekten.

Fakat, tesadüfler tesadüfler. "Tesadüf diye bir şey yoktur. Her şeyin bir sebebi vardır." derim hep. Gerçekten de öyle. Bir alttaki ve bu linkteki yazıdan da anlayacağınız gibi, bol bol michael sikkofield okuduğum şu günlerde, tamamen tesadüf ve Robert De Niro'nun yüzü suyu hürmetine izlediğim şu filmde rastladığım bazı öğeler beni inceden şaşırtıp "Yuh lan, bu kadar da denk gelmez heralde..." dedirtse de, şu filmin son sahnesi, ki bu sahne bir çok sıkıntının aşıldığı ve artık tüm dertlerin bitip, Bradley Cooper'ın çoştuğu ve Nirvana'ya ulaştığı anda ekranlandı, "Yine mi siz lan!" dedirtti... Buyrun o sahne;

IllUMINATING THE DARK FIELDS
Hmm... Peki beni bu konuda filmin başında kıllandıran sahne? O hangisiydi?

Her şeyi gören göz. Hem de beyninizin %100'ünü kullanmanızı sağlayan hapla paralel...
Neyse, şimdi michael sikkofield olmaya lüzum yok. Sadece tesadüfe dikkat çekmek istedim. Neyse... En iyisi daha fazla bıkbıklamadan, diğer sevdiğim fotoğrafları da paylaşayım da bitsin bu iş.