Ennio Morricone etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ennio Morricone etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Mart 2016 Cumartesi

The Hateful Eight (2015)


Az önce izledim. Posterde de yazıyor. Quentin Tarantino'nun 8. filmi.

Şahsımın nezdinde bir efsane olan Michael Madsen ve hali hazırda herkes için efsaneleşmiş Kurt Russell, Tim Roth gibi isimlerle birlikte, yeni nesilden Channing Tatum'u da "konuk oyuncu" tadında perdelemiş bir film. 

Bir de üstüne üstlük Ennio Morricone filmin müziklerini yapmış. Bunun ne anlama geldiğini söylemeye bile gerek yok. 

Aslına bakarsak; tipik Tarantino işi olmuş. O anlamda eleştirebileceğim çok fazla nokta var ama yine çok iyi film. Eminim benim gibiler için bu kadarı dahi yetiyor da artıyor bile. Yine kan gövdeyi götürüyor, yine suç, yine cinayet, yine yine yine. Yine olsa, yine izlerim. Temayı değiştirsin değiştirsin yapıştırsın üstat. Benim adıma sorun yok gerçekten.

Ayrıca Christian Bale'in başrol oynadığı "The Machinist" filmini izlemiştim ama bu Jennifer Jason Leigh bu kadar dikkatimi çekmemişti. Hoş, on senede dünya kökünden değişiyor ama bu filmin bana göre parlayan yıldızı bu kadındır. (Meryem, sen de izleyince bana hak vereceksin. Buna adım gibi eminim.)

Çok fazla ekran görüntüsü koymayacağım. Fazla şeyolmasın. :)

Huzurlarınızda John Ruth ve Daisy DOMERGUE!!!
Arkada Dr. Samuel. :)
Artık "Quentin Tarantino açısı" olarak literatüre geçmiş olan açıda çekilmiş sahneyi atlayamayız. 

14 Şubat 2013 Perşembe

Django Unchained (2012)

Stephen: I count six shots, nigger.
Django: I count two guns, nigger. 
Bloğu ara sıra ziyaret eden herkes bilir. Western film çok severim. İntikam temalı filmleri çok severim. Quentin Tarantino filmlerini de çok severim. İşte Django Unchained tüm bu başlıkların biraraya toplanmış olduğu, harika bir film.

Bir kere şöyle söyleyelim; Müzikler enfes. Hem seçilmiş olanlar. Hem de orijinal olarak film için yapılmış olanlar. E Quentin Tarantino "Western" film yaparsa, o işe Ennio Morricone'yi dahil ediyor tabi.

Her ne kadar çok abartılsa da(IMDb Top250'de ilk 50'ye girmiş.) ve bence Quentin Tarantino'nun en önemli filmlerinden olan Inglorious Basterds filmi ile artık başyapıtlığında üstüne çıkmış, efsanevi ki ne efsanevi serisi Kill Bill'in Vol:3'ü arasında tabiri caizse gırgırına çektiği bir film bu Django. Hoş, QT'nin gırgırının ne noktalarda olabileceğini de görmemiz açısından gayet hoş olmasıyla birlikte; eğer ki Inglorious Basterds'in üzerine bir bomba daha beklerseniz, büyük hayalkırıklığı yaşayabilirsiniz de... Zaten filmi izleyince oluşan his "Quentin Tarantino dokulu Western film"'den öteye gitmiyor. Öyle ki Tarantino'da daha bu filmi çekeceğini söylediği anda, daha önce hiç yapmadığı gibi 1966 yılında çekilmiş efsane -Bugüne kadar izlemediğim nadir spagetti western filmlerden biridir. Şimdi remake'ini izledikten sonra da hiç izlenmez. :)).- "Django" filmine(Aslında buna film de denemez. Ardından gerek kendi yönetmeni, gerekse de bambaşka yönetmenlerce devam filmleri çekilmiş, karmaşık bir seridir...) bir remake yaparak, bunu bizlere çıtlatmıştı. Zaten kendisi de film için "Western" yerine "Southern" ifadesini kullanıyordu ki filmde de bu konuya birkaç defa vurgu yaptı. Bazı meselelerde "South kuralları" esas alındığı üzerine basılarak ifade edildi. Buna benzer anlamda daha önce de 1978 yılı mahsülü Inglorious Bastards aka Quel maledetto treno blindato filminden Inglorious Basterds'i çekmişti ama ona "remake" demek imkansızdı zira '78 yılında çekilen film ile Tarantino'nun çektiği film arasındaki benzerliklerin biri hikayenin Nazi işgali altındaki Fransa'da geçmesi, diğeri ise isim benzerliğiydi.

Fakat bu film öyle değil. Bu film tıpkı Django filminde olduğu gibi silah kullanmayı çok iyi bilen bir Django karakteri ve onun sevdiği kadın için hayatını tehlikeye atması falan ve filan üzerine dönen bir konu var.

Tabi işi bu noktasından tutunca çok basiretsiz durduğunu söyleyebiliriz. Peki bu filmin, ilk Django ikilemesinden ne farkı var? Yani Quentin Tarantino bu filmde ne gibi bir ayrıntı oluşturmuş? İnceden inceleyelim...

Bir western filmde kölelik/ırkçılık konusunu öncelikli sıraya almış. Evet, belki Jamie Foxx -bazı internet sitelerinde okuduğum için belirtme ihtiyacı görüyorum- ilk siyah kovboy değil ama filmdeki KKK göndermesi, ırkçının da ırkçı olmayanın da siyahları "nigger" diye çağırması, asla gerçekten var olup olmadığını bilemeyeceğimiz mandingo dövüşleri(İncele: http://www.imdb.com/title/tt0073349/combined, Bunu da incele:  http://www.slate.com/blogs/browbeat/2012/12/24/django_unchained_mandingo_fighting_were_any_slaves_really_forced_to_fight.html) gibi detaylarla, filmi başka bir boyutta izlememiz sağlanmıştı. Hatta bunun yanında Dr. King Schultz'ın Calvin Candie verdiği ayarla, belki de bu filmi izleyenlerin %95'ine ÜÇ SİLAHŞÖRLER kitabının yazarı Alexander Dumas'ın bir siyahi olduğunu öğretmesi de ayrı bir tarz olmakla beraber, bu tema altında verilebilecek güzel bir mesajdı diyebilirim.

Bir de tam Quentin Tarantino ayrıntıları diyebileceğim birkaç nokta daha dikkatimi çekti.

1- Leonardo DiCaprio'nun canlandırdığı Calvin Candy karakterinin dişleri niye öyle sarıydı?
2- Jamie Foxx'un ata eğersiz binişi. Çok zor bir iştir. Ayrıca filmin sonunda ata hükmedişi de güzeldi. O da çok zor bir iştir. Çok ciddi bir eğitimden geçmiş belli ki. Sanırım o at da kendi atıymış. İsmi Cheetah'mış. Çok da güzel bir attı doğrusu.
3- Dr. King Schultz'un Django ile gittikleri bir kasabanın şerifini öldürdükten sonra arka plandaki halkın tepkisi. Müthişti. Zaten Quentin Tarantino'da en fazla sevdiğim özelliklerden birisi de figüranları müthiş dikkat çekici bir noktada kullanmasıdır.
4- Calvin Candy'nin ekibindeki kırmızı peçeli kız kimdi? Neydi? Django'nun bastığı kulübede birkaç kişiyle birlikte öldürüldü ama olayı neydi? Ölmeden birkaç dakika önce eski fotoğraflara bakarken gördüm onu... Olayı neydi, çok merak ettim açıkcası. Onun için bir araştırma yapacağım sanırım.

Oyuncu kadrosuna gelince...

Law Abiding Citizen, Colletral, Ray gibi filmleriyle efsaneleşmiş Jamie Foxx... Hoş, onun yerine Quentin Tarantino'nun kafasındaki ilk isim Will Smith'miş. Smith'in de menajeri bu rolü kabul etmesini çok istemiş ama Smith nedense pas geçmiş. Onun haricinde de Idris Elba, Chris Tucker, Michael Kenneth Williams gibi isimler düşünülmüş Jamie Foxx ile birlikte. Jamie Foxx gayet güzel oturmuş ama ben şahsen bir The Wire hastası olarak Michael Kenneth Williams'ı orada görmeyi daha çok isterdim. Gerçi QT onun için başka bir rol yazmış ama o şu an sürdürmekte olduğu Boardwalk Empire takviminden dolayı bunu da reddetmiş.

Neyse, ikinci ismimiz Christopher Waltz. Biliyoruz ki oldukça eski bir sinemacılık tarihine sahip olmasına rağmen herkesin gönlünde Inglorious Basterds filmindeki Hans Landa karakteriyle oturdu. O filmde dört farklı dili müthiş akıcı bir şekilde konuşması ve oynadığı karaktere kattığı müthiş yorum ile bir anda kendisini dünyanın en büyük oyuncuları arasında buluvermişti. Tabi bunda Quentin Tarantino'nun etkisi çok net belliydi ki zaten ondan sonra oynadığı hiçbir karakter ile aynı tadı yakalayamamıştı ama yine QT ile yaptığı bu dönüş enfes olmuş.

Üçüncü isim Leonardo DiCaprio. Titanic. :D.

Dört; Samuel L. Motherfucking Jackson! Zaten artık farklı bir frekans ile oyunculuk işini sürdüren bu adam, bu filmde de ortalığı karıştırmış. Daha önce yanlış bilmiyorsam, beş farklı QT filminde oynayan Jackson, belki de bu kadar saygı duyulmasını biraz da ona borçlu sanki. Müthiş bir adam.

Bir de Django'nun karısını oynayan Kerry Washington vardı. Yine Ray filminde, Jamie Foxx'un canlandırdığı Ray'in de eşini canlandırdığını hatırladım.

Son olarak da yine bir Quentin Tarantino fırlamalığı; FRANCO NERO! Evet, bu filme ilham olan Django karakterine can veren adam. Franco Nero, bu filmde de Caprio'nun canlandırdığı Calvin Candy'nin ofisindeki mandigo dövüşü esnasında barda bekleyen Jamie Foxx'un canlandırdığı karakterin yanına gelen adam. İsmi Amerigo Vessepi'ydi. İşte Quentin Tarantino, sen o adamı al, yeni Django'nun yanına götür ve "İsmin ne?" diye sordur. Daha sonra "Django" cevabı alsın ve bu seferde "Heceleyebilir misin?" diye sorsun. Django ismini heceleyip "D is silent!" desin. Bunun üzerine de Django karakterini Django yapan adam "Biliyorum." diye fısıldasın. LOL! :D

Öyle işte.

Velhasıl kelam; Keyifle izleyin!











9 Mart 2010 Salı

Giù la testa (1971)

"Duck you sucker!"
Sergio Leone'nin, Sergio Donati ile senaryosunu yazdığı film. Dolar Üçlemesi (1964 - Per un pugno di dollari, 1965 - Per qualche dollaro in più, 1966 - Il buono, il brutto, il cattivo.) ve 1968 yılındaki C'era una volta il West filmlerinin ardından 3 sene sonra patlattığı ilk film. Zaten bundan sonra da 2 film daha çekti ve noktayı koymuştu.
"Johnny & Johnny"
Film müthiş. Çok eğlenceli bir şekilde anlatılmış, hüzün dolu bir devrim. İki ana karakter üzerinden anlatılıyor. Birincisi Rod Steiger'in canlandırdığı müthiş bir şekilde canlandırdığı ve bizim ÇİRKİN'imizi anımsatan Juan Miranda. Dünyanın en istemeyerek devrim yapan insanı... Meksikalı bir yerli. Tanrı'ya inanan, yabaninin birisi. Diğeri de James Coburn'un canlandırdığı ve hiçkimselere benzemeyen John H. Mallory. O da Meksika halkı için çarpışan bir patlayıcı(dinamit diyelim...) uzmanı. O'nun inancı devrim üzerine. Tabi bu en başta böyle. Daha sonra bu iki adam birbirlerinden etkilenecekler ve olay bambaşka noktalara taşınacak.

Özellikle Rod Steiger'in muazzam oyunculuğuna ve devrimi tanımlama şekline dikkat çekmek istiyorum. Zaten alttaki devrim tanımından sonra, filmin seyri değişiyor;
Juan Miranda: I know what I am talking about when I am talking about the revolutions. The people who read the books go to the people who can't read the books, the poor people, and say, "We have to have a change." So, the poor people make the change, ah? And then, the people who read the books, they all sit around the big polished tables, and they talk and talk and talk and eat and eat and eat, eh? But what has happened to the poor people? They're dead! That's your revolution. Shhh... So, please, don't tell me about revolutions! And what happens afterwards? The same fucking thing starts all over again!
John H. Mallory: [exhales] Whew. Hmmm.
[throws a book he was reading into the mud: Mikhael A. Bakunin, The Patriotism]
Bu arada söylemeden geçmeyelim; Filmin müzikleri de birçok Sergio Leone filminde olduğu gibi, yine Ennio Morricone'ye emanet edilmiş.

Sonu ise bir başka çarpıcı... Sakın ihmal etmeyin!








21 Ocak 2010 Perşembe

Lolita (1997)

Daha önce, daha bu blog sayfasının olmadığı zamanlarda izlemiştim tabi. Hem bunu, hem de 1962, Kubrick versiyonunu izlemiştim. Geçen gün bi' yerde bu 2 filmin karşılaştırmasını okudum da canım çekti. 1997 versiyonunu bi' daha izleyesim geldi. Bundan sonra ufak bi' karşılaştırma yapmam da kaçınılmazdı zaten...
Humbert: She was Lo, plain Lo, in the morning, standing four feet ten in one sock. She was Lola in slacks. She was Dolly at school. She was Dolores on the dotted line. But in my arms she was always Lolita. Light of my life, fire of my loins. My sin, my soul. Lo... Lee... Ta.
Şu üstteki filmin açılış repliği, bu film ile ilgili nerede bi' yazı varsa, orada okunabiliyor. Aslında ben de bu klişeye dikkat çekmek için, aynı olaya dahil olmaktan da gayet mutluyum, hehe. Ancak benim asıl dikkatinizi çekmek istediğim ve bence filmin özetlenebileceği en kolay yol şuradan geçiyor;
Humbert: But a paradise still...
Meşakatli bi' iş olmuş. Her halinden belli. Sonuçta bu müthiş roman kendisinden 35 yıl kadar önce Stanley Kubrick tarafından çekilmiş bi' film ile bi' defa sınanmıştı. Bundan 35 yıl kadar sonra yönetmen Adrian Lyne bu filmi çekerek ya olaya ekstra bi' şeyler katacak ve üzerine bi' şeyler koyacaktı ya da yönetmenlik kariyerinin dibe vurmasına sebep olacaktı. Belki de bu filmin yapımı, kavramsal anlamda O'nun için de tam bi' LOLİTA hikayesiydi. Farklılık göstermek zorundaydı ve ilk farklılığını film müziklerine karşı gösterdiği ekstra özenle sağladı. Aslına bakarsanız Lyne bu filmi yaparken Kubrick'e oranla olaya 3-0 önde başlamıştı. Film müziklerini Ennio Morricone'ye emanet etmek olaya kafadan 1-0 önde başlamak demekti. Dönem itibariyle insanların bu tip hikayeleri 34 kadar yıl öncesine nazaran daha fazla sindirebildiği bi' süreçte gerçekleşmesi de 2. golü atmasını sağlamıştı bile. 3. gol ise ne yapması gerektiğini ve yapacaklarını karşılaştırabileceği bi' filmi var olmasıydı zaten. Yani aslında Kubrick’in ve O’nun Lolitalarını karşılaştırmanın elmayla armudu karşılaştırmaktan zerre farkı yok, bunu iyi anlamak lazım.

Peki nedir bu filmi gerçekten efsaneler arasına sokan? Yetişkin bi’ erkeğin, küçücük bi’ kıza duyduğu yasak aşka insanların duyduğu merak mı? Aynen öyle... Hepimizin için de bi’ sapık var ki zaten dikkatli baktığınızda yazarın direkt olarak bize değil de içimizdeki sapığa seslendiğini görebilirsiniz. ;

Hikaye 1940’lı yıllarda geçiyor. Tanımadığı bi’ şehirde, tanımadığı bi’ dul bayanın evinden bi’ oda kiralamaya giden fakat ilk bakışta, evin çirkin ve dağınık izleniminden dolayı, bu işte vazgeçen bi’ adamın, evin kızını görmesi ve çocukluk döneminde aşık olduğu başka bi’ kızın kendisinde sebep olduğu travmaların da etkisiyle kıza aşık olmasıyla gelişen olayları anlatıyor. Roman, edebi bi’ eser olarak tam bi’ başyapıt olarak gözükürken, üzerine çekilmiş 2 müthiş film ile de adeta onore ediliyor.

Adrian Lyne da gayet başarılı... Özellikle kurgu anlamında iyi iş çıkartmış, gayet açık. Özellikle Humbert'in filmin başında verdiği izlenim ile seyirciye "Acaba ne zaman intihar edecek?" sorusunu sordurması ve sonun bambaşka bitmesi güzel. Yönetmen ayrıca Casting konusunda süper. Frank Langella'nın canlandırdığı Clare Quilty müthiş bi' oyuncuymuş. Humbert Humbert'ı canlandıran Jeremy Irons da, Dominique Swain de rollere çok iyi oturmuşlar. Heralde Sue Lyon'dan sonra bu role en iyi O olurdu, olmuş da...

Şimdi böyle 2 film olur da, 2 lolita karşılaştırılmaz mı? Kubrick'in filminde yer alan Sue Lyon, Lyne'ınkinde ise Dominique Swain var. Şimdi bu güzellerin yaşlarına baktığımız vakit, Kubrick'in Lyne'dan daha cesur bi' adam olduğunu söylememiz mümkün zira Sue Lyon o dönemde 16 yaşındaydı. Hoş, her ne kadar Kubrick'in bu filmi çekebilmek için Sue Lyon'un yaşını 3-4 yaş büyüttürdüğünü duymuş olsam da insaniyet namına 16 yaşındaki bi' kızı bu tip bi' filmde oynatabilmek büyük yürek işi. Bilmiyorum katılır mısınız... Bu sizin bileceğiniz iş ama gerçek olan bi' şey var ki Sue Lyon'un Dominique Swain'den çok daha güzel bi' kadın olmasıdır...

(Uzun zamandır yazmıyordum. Sanırım bu iyi geldi.)