Gene Hackman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gene Hackman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Mayıs 2010 Çarşamba

Absolute Power (1997)

Belki uyarlandığı kitabın verdiklerini tam hissettiremediği için fazla bilinmedi; Ancak yine de yönetmen kimliği ile The Unforgiven ve A Perfect World bombalarını ard arda patlatmış Clint Eastwood'un artık kendisini bir sinema yönetmeni olarak "en iyiler" arasında göstermesinin kanıtı sayılabilir.

Kafadan şöyle söyleyeyim; Clint Eastwood, Gene Hackman ve Ed Harris... Tüm bu güzelliğin yanında Laura Linney, Scott Glenn, Dennis Haysbert, Judy Davis, E.G. Marshall ve Melora Hardin gibi oyuncularla tadından yenmez bir hal almış. Ne bir tribal etki, ne de basitlik barındırmaksızın ve hikayeden kaçmayarak sunulmuş, Clint Eastwood'un klasına yakışan güzel bir suç filmi. Hırsız/Hırsızlık temalı.

Clint Eastwood severler için kaçınılmaz bir şey.

Sevgilerimle; Fatih The Mosquito. :)


26 Şubat 2010 Cuma

Soundtrack: Unforgiven Theme (1992)

Sabah sabah, nereden estiyse artık, açtım şu efsanevi filmin o güzel müziğini dinledim. Hatırlarsanız; Clint Eastwood, Morgan Freeman ve Gene Hackman üçlüsünün başını çektiği ve yine Clint Eastwood tarafından yönetilmiş bi' filmdi. Film ile ilgili şöyle yazmıştık. Neyse, bitsin bu yazı; HADİ GÜNAYDIN HERKESE!

12 Eylül 2009 Cumartesi

Unforgiven (1992)

Bizim neslin babalarının aşina olduğu sinema türü; Western… Tabi Western deyince, Clint Eastwood’u unutmak olmaz. X’in oyuncusu, y’nin yönetmeni Eastwood’dan bu kez 1 filmde 2 görev birden. Yönetmenlik ve başrol!

Açıkcası ben pek Western izleyen birisi değilim. Severim, sayarım ama öyle kolay kolay açıp da izlemem. İzleyecek bi’ şey bulamayacaksam, belki… Fakat bu film öyle olmadı. Clint Eastwood, Morgan Freeman ve Gene Hackman’I bi’ arada izlemek ayrı bi’ lezzetti ve ben de onu tatmalıydım.

Film hakkında fazla bi’ şey söylemeye gerek duymuyorum. Tipik bi’ Clint Eastwood işi; İyi senaryo, kaliteli bi’ yönetmenlik işi. Tabi biraz da propaganda. Yani sadece birkaç tutam. Misalen şu Morgan Freeman’ın bu filmde ne işi var anlamadım. Zenci kovboy. Pek Western sevmediğimden midir, o dönemi araştırmadığımdan mıdır nedir, hayatımda ilk defa zenci kovboya rastladım. Yani baktığımda, “söz konusu karakter zenci değil de bi’ beyaz olsaydı ne fark ederdi?” diye kendime sormadan da edemiyorum.

Bu arada filmin senaryosunun, Twelve Monkey filmini de yazan David Webb Peoples olduğuna da bi' parantez açmak gerekiyor sanırım...

Belki de bu yüzden Eastwood’a ısınamıyorum. Sinemayı çok iyi bildiği kesin. Müthiş bi’ sinema adamı. Yaptığı işler ortada. Örneğin, en son “Gran Torino” adlı filmini izledim, mest oldum. Kendisine saygısızlık etme cürreti dahi edecek değilim. Fakat beni sıkan, Eastwood’un yüksek miktarda Amerikan Propagandası yapmaktan geri durmaması. Bu, kamera arkasında rol aldığı her filminde mevcut(Belki de benim izlediğim her filminde…).

Unforgiven’a gelince, iyi film. Eskilerden babayiğit bi’ kovboyun, yıllar sonra evlatları için para bulmak adına, gençliğinde yaptığı işlere dönebilme çabasını anlatıyor. Yaklaşık 2 saat sürüyor ve su gibi akıp gidiyor. Senaryo da çok acayip. Sürekli “Aa, kesin şöyle olacak…” diye tahminlerde bulunuyorsunuz fakat tahminlerinizde yanılıyorsunuz. En azından benim için öyle oldu. Çok klişe gelişecekmiş gibi duran senaryo, özellikle son düzlükte bambaşka bi’ boyut aldı. Bi’ de şu her gelen teklifi kabul eden Morgan Freeman olmasa, !. Koskoca filmdeki tek zenci O’ydu resmen, :)).

Son not; Filmin yönetmeni Eastwood olunca, çok fazla sahneyi karelemeniz gerekebiliyor.





4 Mayıs 2009 Pazartesi

The Conversation (1974)

Aslında bugün bi' kere daha The Godfather serisinden bi' film izlemeyi kafaya koymuştum. Fakat artık replikleri dahi ezberlediğimden olsa gerek; Canım istemedi. Ben de bi' adet Francis Ford Coppola filmi bulmalıydım; O da bu oldu. Ben zaten Francis Ford Coppola'dan bi' şeyler izlemek istemiştim ya, heralde bu kriterdeki en iyi filmi seçtim. Senaryo, yönetmenlik ve yapım olmak üzere, tamamen Francis Ford Coppola'ya ait bi' film. The Godfather serisinin 1.'si ve 2.'si arasında çekmiş. Yani tam Coppola'nın Coppala olduğu dönemde.

Oyuncu kadrosu da enfes. Başrolde Unforgiven, Bonnie and Clyde ve Scarecrow filmlerinden anımsayabileceğiniz Gene Hackman var. Yardımcı erkek ise Dog Day Afternoon ve Godfather serisindeki Fredo karakterinden hatırlayabileceğiniz John Cazale. Gerisi ise pek önemli değil. Hepsi Gene Hackman'ın canlandırdığı paranoyak karakter Harry Caul'un hayatından geçen değersiz kişiler. Tabi, Coppala'nın Godfather serisinin ilk 2 filmindeki cefakar avukatı Tom Hagen'ı canlandıran Robert Duvall'ı dev bi' müdür ve filmin kilit karakteri yaparak ödüllendirmesi dışında...

Film tam kalite olmuş. Tam Coppola'ya yaraşacak cinsten. Yine ağır anlatım, yine aşırı ayrıntı verme sevdası. Enfes kurgu. Hele filmi çeviren diyaloğun film boyunca tekrarları üzerine oturtulmuş sahneler ile paranoyak bi' ruh halini paralel tutarak adeta "İzleyin de yönetmenlik görün!" diye haykırışı. Gerçekten enfesti. Bi' de filmi izlerken aklıma "Acaba bu Prison Break ve Lost dizilerindeki flashback sevdasının bu filmle bi' alakası var mı?" sorusu geldi. Olabilir, belki de ilham kaynağıdır.

Sanki birazcık da konuya değinmek ve siz okurları bu filmi izlemeye teşfik etmek lazım.
"Müthiş bi' kariyere sahip, dinleme uzmanı, özel bi' dedektifin bitirdiği işlerin sonucu türlü sıkıntılar çekmiş insanların vebalini hissetmesi ve bu vebal geçmişiyle yüzleşirken bitirdiği son işinin akıbetine paranoyakca yaklaşımını anlatan bi' öykü."
"Sakın kaçırmayın!" derim.














7 Şubat 2009 Cumartesi

Scarecrow (1973) #2

Max Millian'ın (Gene Hackman) yatarken yastığının altına koyduğu ayakkabısının sırrına filmin son karesinde ortak olacaksınız. Acele etmeyin, sadece sabırla izleyin...

6 Şubat 2009 Cuma

Scarecrow (1973)

Dost diye bi' şey var ya hani... Hani, yine bi' dostumun tabiriyle, aradaki dostluk bağının öldürücü derecede elastik olduğu ve bu elastik bağın birbirine sabitlediği iki adamı birbirlerinden ne kadar uzaklaşırlarsa uzaklaşsınlar, kısa bi' süre sonra eskisinden daha da yakınlaştırdığı dostluklardan. Hele ki bu tip bi' dostuluk, kibrit çöpü kadar değersiz bi' şeyin sebep olduğu bi' dostluk ise... Yara, yaralar. Yaralar. İşte bu düzlemdeki iki adamın filmi. Birisi için, her ne kadar gözlerinin içine bakarken olmasa da, bambaşka yerlerde, bambaşka mekanlarda ya da belki kendi kendine "O benim dostum." diyenler için enfes bi' film. Bi' de dosttan edinilen hayat derslerine önem verenler için... Belki dostuyla bir bütün olduğuna inanlar için... Ya da "O olmasaydı, bugün bu durumda olamayanlar için."... "Seninle her şeye varım, ölümüne varım!" diyebilenler için... Bazı bazı ütopik hayaller kuran fakat yine de bu hayallerden vazgeçmeyenler için... Böyle ağır bi' hikayenin, aslında çok gerçek fakat şemalen alışılmışın dışındaki iki karakterini canlandıran Gene Hackman ve Al Pacino'nun süper performanslarıyla büyüleyici bi' hal almış. "Sakın kaçırmayın." derim.

Ama bi' şey daha ekleyeyim, bi' kez olsun bi' dostunuz için ağladıysanız, sakın ola ki bu filmi izlemeyin. Yoksa çok yıpranırsınız. Ahmet Kaya ve Selda Bağcan'dan geliyor; Öyle bir yerdeyim ki.