Tommy Lee Jones etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tommy Lee Jones etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Mayıs 2010 Cumartesi

In the Valley of Elah (2007)

Evet evet, ne demek istediğinizi çok iyi anlıyoruz. Amerika haklı, Irak haksız. Gerçi sizi de anlıyorum. Sonuçta sene 2007, geride bıraktığınız ve hala aklamanız gereken bir çok şey var.

***

Million Dollar Baby gibi süper bir filmin senaristi Paul Haggis tarafından senaryolaştırılıp, yönetilmiş ve buram buram Amerikan Propagandası kokan bir film.

Şimdi Tommy Lee Jones gibi bir adam ile Charlize Theron gibi bir kadını izlemenin hatrı olmasa ve film de gerçekten bu kadar güzel bir anlatıma sahip olmasa... Senaryo da çok iyi. Dedektiflerin incelemeleri, Tommy Lee Jones'un canlandırdığı Hank Deerfield'in duruşu ve olay takibindeki ilgi çekici ayrıntılar olmasa, olabildiğince hakareti hakediyor film.

Bir de dediklerine göre gerçek bir hikayeden alıntıymış. Eğer öyleyse, yapmak istediklerinin tam tersini de düşünmeleri lazım sanki.

Amerikan Ordusu...

En güzel yanı, az önce de dediğim gibi, Underratted Tommy Lee Jones ve sinema tarihinin en yetenekli ve güzel bayan oyuncularından birisi olduğunu düşündüğüm Charlize Theron'du. Gerisi tırt.






24 Mayıs 2010 Pazartesi

No Country for Old Men (2007)

İnternete düştüğü ilk günlerde izlemiştim bu filmi. Coen Kardeşler hakkında gerçekten fikir sahibi olduğumu düşündüren ilk filmdi bu. Tabi sonraları anladım ki, bu adamlar benim düşündüğümden de çok fazlalar. Sinema tarihi için bir devrimler resmen. Her filmleri birkaç kere izlenmeli, üzerlerinde durulmalı, uzun uzun makaleler hazırlanmalı belki. Tabi bizim vaktimiz yok. Sinemaya hakettiği saygıyı bile gösteremiyorken, bunları yapmak imkansız. İşte arada bir filmi birden fazla izleyerek taviz veriyorum, hepsi bu. :)

***

Cormac McCarthy adlı bir kişinin romanından uyarlanmış. Coen Kardeşlerce senaryolaştırılıp, perdeye aktarılmış bir hikaye. Yapımcısı, senaristleri ve yönetmeni belli; Coen Kardeşler... Fakat kadrosu da enfes.

1. Tommy Lee Jones; En ama en sevdiğim "UNDERRATTED" adamlardan birisidir kendisi. Men in Black serisi, In the Valley of Elah ve The Fugitive adlı filmlerdeki efsanevi performanslarıyla gönlümde taht kurmuştur ki No Country for Old Men filminde de ustalık akmış her yerinden. Öyle efsaneleşecek bir karakteri canlandırmadığı için de öyle geçiştirilmiş yine. Sanki kendi oyunculuk kaderini oynamış yani. Öyle seçilmiş sanki... Ayrıca Men in Black III de geliyor. :).

2. Javier Bardem; İspanyol oyuncu. Normalde genç kızlar hastadır buna ama olsun. Biz işin o kısmıyla ilgilenmiyoruz. Vicky Cristina Barcelona, Mar adentro gibi filmlerden hatırlıyoruz. En son Cannes'ı şoka sokan, Alejandro González Iñárritu'nun Biutiful filminde boy gösterdi. No Country for Old Men filmi'nde de efsaneleşmişti zaten.

3. Josh Brolin; Bir genç kızların sevgilisi daha. :). American Gangster, Grindhouse, Planet Terror, Milk, The Goonies filmlerinden biliyoruz. Önündeki projelerde de Jonah Hex, True Grit(Coen Kardeşler ile) ve Men in Black III var. Yukarıda da okudun, Tommy Lee Jones ile birlikte. :). Hayırlısıyla sinema tarihine yazdıracak adını yani.

***

Western aşığı olduklarını bildiğim Coen Kardeşler'in, günümüze uyarladığı bir hikaye. Bilmiyorum. Belki de bu tür için "Çağdaş Western" felan denilebilir ama yine en güzeli "Coen Kardeşler hep böyle..." felan demek sanırım. Hayatım boyunca izlediğim filmlerin arasındaki en soğuk kanlı katili bu filmde gördüm. Gerek mimikleriyle, gerekse bir Charles Bukowski kitabından fırlamışcasına yaşadığı diyaloglar ve kurduğu cümlelerle insanı gerim gerim geren bir katil. Filmde yine Coen Kardeşler'e has, yerine göre ve olması gerektiği gibi/kadar kan da vardı. O da bir artıydı benim için. Diyaloglar da süperdi. Gerektiği kadar, abartıya girilmemiş ve fazladan tek bir kelime bile kullanılmamış. Espiriler diğer Coen Kardeşler filmlerindekiler gibi yeterince sulu ve güldürücü değil ki bu bir tercih. Sonuçta filmin konsepti buna müsait değil. Sesler de harikaydı. Hele bir telefon çalması vardı ki öf öf öf... Son olarak da Meksika'dan ABD sınır kapısındaki görevli arkadaş süperdi. Oradaki diyalog çok ilginçti. Yani eşek olmayan için Amerikan Hükümeti bitmiştir orada. Şu "Kanka filmdeki göndermelere dikkat!!!" triplerini yaşayanların sevdiği tarzdan işleri çok iyi yapmışlar. Hep de yapıyorlar zaten, tüm filmleri böyle.

***

Hayat böyle işte. Yeşil ışığı görürüz, güvende olduğumuzu hisseder ve geçeriz. Ondan sonra bir çocuğun üzerindeki aptal bir gömleğe muhtaç kalabiliriz işte. Hayat böyle s**** adamı.









2 Ocak 2010 Cumartesi

The Fugitive (1993)

Head Illinois State Trooper: I don't want to tell you how to do your job...
Deputy Marshal Samuel Gerard: [on his police radio] Put the helicopter on the bridge!
Head Illinois State Trooper: ...but only one man in a million can survive that fall. The guy is fish food.
Deputy Marshal Samuel Gerard: Fine. Go get a cane pole, catch the fish that ate him.
Star Wars'tan çıktım yola ve fakat kendimi The Fugitive filminde buldum. Aslında bilim kurgu sinemasına zerre ilgi duymamama rağmen, zaman zaman bazı yapımlar dikkatimi çekiyor. Star Wars izleme fikri de, henüz birkaç gün önce beynimde yer edinmişti. Bunun sebebi de, bi' sohbet esnasında Star Wars serisinin 1977 yılında çekilen ilk filminin aslında 4. sırada olduğunu ancak George Lucas'ın sırayı hikayeyi esrarengiz bi' şekle sokmak için karıştırdığını söylemesiydi. Sevgili dostum Hüseyin de, sağolsun, üşenmemiş ve bana söz konusu filmleri arşivinden çıkartıp verdi. Ben de bugün izlemeye karar verdim. Kararı verdim vermesine ama beynim buna karşı çıktı ve seyir esnasında inanılmaz derecede sıkıldım. O kadar sıkıldım ki, bi' ara uykuya daldım.

İşte bu hayal kırıklığı beni başka bi' filme yönlendirdi. O filmde bambaşka bi' dostumun tavsiye ettiği The Fugitive filmi. Başrolünde Star Wars serisi, Apocalypse Now, Blade Runner, Indiana Jones serisi, American Graffitti gibi harbi yapımlardan hatırladığımız Harrison Ford ve MIB serisi, Tommy Lee Jones gibi 2 usta oyuncu yer alıyor. Hikaye güzel. Klasik polisiye; Suçlu/Suçlu olduğu sanılan kişi kaçar, obsesif dedektif kovalar. İyi hikaye yani. Işın kılıcı felan yok içinde. Müzikleri enfes. Diyaloglar hakikatten leziz. Yönetmen Andrew Davis... Holes, The Guardian ve A Perfect Murder gibi filmlerden hatırlayabilirsiniz ki bence en iyi filmi bu, müthiş iş çıkartmış. Filmin kurgusu muazzam. Hikayenin akışı çok net. Seyirciyi kasmayan ve olayları derinlemesine inceleme fırsatı sunan Flash Back olayındaki başarısı. IMDb'de 7,8 not almasına rağmen bu kadar az duyulmuş olmasına da şaşırdım doğrusu...

Neyse, bu filmi bana tavsiye eden dostuma teşekkür eder ve ben de sizlere bu filmi kaçırmamanızı öneririm.












18 Ağustos 2009 Salı

Men in Black (1997)

Minik dostum ve kardeşim Kerim ile yıllar sonra tekrar izledim. Daha önce kardeşimin bi' Will Smith hayranı olduğundan bahsettim mi, hatırlamıyorum. Fakat son günlerde kendisinin doğrultusunda film seçimleri yaptığım için, sinema hakkındaki düşüncelerimin hafiften de olsa boyut değiştirdiğini hissetmeye başladım. Yani eğer kendisi istemeseydi, 40 yıl sonra bile böyle bi' bilim-kurgu filmi izlemeyecektim. :).

Film bi' Marvel çizgi-romanı uyarlaması. Ed Solomon senaryolaştırmış. Barry Sonnenfeld de filmleştirmiş.

Her ne kadar bana uzak da olsa, bilim-kurgu filmlerinden hoşlanmasam da, bu filmin ben de garip bi' toleransı var. Will Smith'den midir, yoksa o efsanevi parça Nod Ya Head'den midir bilmiyorum ama aklımda kalmış. Bugün tekrar izledim de, "aslında şu "Acaba ne izlesem?" sıkıntısı çektiğim şu günlerde komedi unsurları da barındıran bilim-kurgu tarzına doğru biraz meyil mi etsem?" diye düşündüm. Gerçekten de enfes bi' yapım. Zaten Spielberg'in bulaştığı hiçbir iş vasat olmuyor. Ya gişede, ya sinemacılık anlamında kesinlikle ama kesinlikle bi' noktaya varıyor.

Bu film de öyle. 1997 yılında izleyiciyle buluşmuş olmasını göz önünde bulundurduğunuz zaman, çok etkileyici görüntü ve ses efektleri kullanılmış. Oyunculuk desen harika. Çok fazla güldüm. Hem de çok fazla ihtiyacım olduğu şu günlerde, 1997 yılına güldüm. 1997 yılının uzay ve uzaylı tanımlamalarına güldüm. Uzayda "Böcekler" diye bi' ırk olmasına güldüm. Vincent D'Onofrio o harikulade oyunculuğuna güldüm. Başroldeki Tommy Lee Jones'un enfes oyunculuğuna mest oldum. Will Smith'in gençliğindeki çaylak sinema oyuncusu profiline şaştım kaldım. Son yıllardaki Will Smith ile kıyaslıyorum da, aradaki fark dağlar kadar. İşte o arada beliren farka şaştım. Ayrıca son olarak da değinmek istediğim ve kardeşimle izlediğim için çok fazla fotoğrafını yakalayamadığım o güzel kadını buradan anmak lazım sanki; Linda Fiorentino!

Neyse, yine de çaktırmadan yakaladım bi' şeyler;