Luc Besson etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Luc Besson etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Kasım 2010 Cumartesi

Wasabi (2001)

Luc Besson'un finanse ettiği ve senaryosunu yazdığı, Taxi 2 - 3 - 4 filmlerinin yönetmeni Gérard Krawczyk'in yönettiği ve yine Luc Besson'a ait olan 94 yapımı Leon filmini inceden de olsa anımsatan bir film. Adı niye "Wasabi", bilmiyorum ama bugün bu filmi izlemeye karar verince aklıma gelen ilk şey Jean Reno'yu ilk kez bu filmde izlediğim oldu. Tabi yıllar önce.

"Leon'a benziyor." dedik çünkü tıpkı o filmdeki gibi saf ve iyi kalpli bir yetişkinin, dünyalar güzeli bir genç kız ile geçirdiği süreç ve bu süreçte yaşananlar anlatılıyor. Tabi ayrıntıya indiğimizde iş değişiyor. 19 sene sonra ölüm haberini alarak haberdar olduğu karısından bir çocuğu olduğunu öğrenen polis memuru Hubert Fiorentini, bu gizemin üzerine gidince söz konusu kızın peşinde Yakuza'nın olduğunu öğrenir ve usta polis bu meselenin de üzerine gider.

Gerek gırgır yanı, gerek Ryoko Hirosue'nin şirinliği, gerekse de Jean Reno'nun karizmasına şahit olmak adına izlenebilecek gırgır bir film. Tavsiye ederim. :).

6 Temmuz 2010 Salı

From Paris With Love (2010)

Fransız Sineması'nın Hollywood ayağı Luc Besson'un yapımcılığını ve senaristliğini üstlendiği bir film. Yönetmen de yine birer Luc Besson filmi olan District B13 ve Taken adlı filmlerin yönetmeni Pierre Morel.

"Checkmate Motherfucker!"

John Travolta'nın dönüşü olmuş resmen. Belki yanındaki Jonathan Rhys Meyers'ın vasatlığından gözüme böyle görüldü ama uzun süredir John Travolta'yı böyle seyretmemiştim. The Taking of Pelham 123 filminde dahi bu kadar iyi değildi. Tek benzerlik, iki filmde de dazlak olmasıydı. :)).

Bildiğimiz aksiyon filmi işte. Tek fazla, John Travolta'nın performansı.




26 Mayıs 2010 Çarşamba

Léon (1994) #2


Mathilda: I don't wanna lose you, Leon.
Léon: You're not going to lose me. You've given me a taste for life. I wanna be happy. Sleep in a bed, have roots. And you'll never be alone again, Mathilda. Please, go now, baby, go. Calm down, go now, go.
Eğer izlediğim gün yazdıysam, 22 Mart 2009 tarihinde izlemişim bu filmi. Yazı burada. Bugün 2. defa izledim, yine mest oldum. O nasıl tema müziğidir, anlaması güç. Hele o sahne var ya, o son sahne... O esnada hissettiklerimi buraya yazmaktan utanıyorum. Yoksa ne kadar güçsüz olduğumu anlarsınız. :). Ayrıca o gün karelediğim sahneler ile bugün karelediklerim arasında çok fark var. Demek ki insan yaşadıkca/izledikce değişiyor.

Daha fazla yazamıyorum. Çok duygusalım bu aralar...















1 Haziran 2009 Pazartesi

Nikita (1990)

Şu sinema olayı çok ilgin. Hala daha çözemedim. İçine girdikce giriyorsun. Geçenlerde nostalji olsun diye Bruce Willis'in başrol oynadığı The Sixth Sense filmini izlemiştim. Aldığım müthiş hazdan sonra, bi' Bruce Willis şekli daha yapmam gerektiğini düşündüm ve The Fifth Element filmini izledim. Orada da Luc Besson'un başarısını görünce, aklıma yine bi' Luc Besson filmi olan Léon efsanesi geldi ve aynı düzlemde bi' haz yakalayabilmek için bi' Luc Besson filmi daha izlemem gerektiğini düşündüm. O da Nikita'ya denk geldi.

Fransız Luc Besson o zamanlar 31 yaşında. Daha önce 29 yaşındayken yaptığı La grand bleu filmiyle hafiften bi' referansı var ama o kadar da meşhur değil. "Öyle bi' film yapacağım ki Hollywood bile beni tanıyacak." diye düşünüyor belki de... Hazır, 4 sene sonra Léon filminde birlikte çalışacakları ve bi' başyapıt bırakacakları Jean Reno'yu yakalamışken, bu filmi yapıyor üzerinden yaklaşık 20 sene geçmesine rağmen, bu film o zaman bırakmak istediği etkiyi, bugün de bırakıyor. Belki bi' baş yapıt değil ama büyük iş.

Filmin senaryosu da, aynı birçok yönettiği filmlerde olduğu gibi, yine Luc Besson'a ait. Nikita adlı, gençliğini suç ve anarşizme entegre bi' şekilde geçirmiş bi' kızın, suç işleme potansiyelini gören derin devlet kolları tarafından keşfedilmesi ve düzenin içine çekilmesi, bunun da akabinde kendisini, tabiri caizse, "düzen içinde düzülen" statüsünde görmesiyle birlikte, diğer ve bambaşka bi' yanda aşkıyla mücadele etmesini konu ediniyor. Sonu da pis bitiyor. Genel izleyici kitlesinin pek sevmediği ve yönetmenlerin "Bırakayım da izleyici filmden sonra da filmim için biraz kafa yorsun." tadında bitirdikleri sonlardan.

Ayrıca filmdeki oyunculuğa da hasta oldum. Gerek başroldeki Anne Parillaud olsun, gerekse yardımcı oyuncular, hepsi hatrı sayılır kalitede rol kesmişler. Jean Reno'ya zaten diyecek bi' şey yok. The Cleaner, :)).