Dennis Quaid etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dennis Quaid etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Mart 2010 Pazar

Any Given Sunday (1999)

En başta belirteyim, sanıyorum ki, dünyanın gelmiş geçmiş en etkili topluluğa hitap edebilen adam canlandırmasını yapan Al Pacino'nun filmi. Şöyle bir olayı var ki, inanılmaz gerçekten;
Tony D'Amato: I don’t know what to say, really. Three minutes to the biggest battle of our professional lives. All comes down to today, and either, we heal as a team, or we're gonna crumble. Inch by inch, play by play. Until we're finished. We're in hell right now, gentlemen. Believe me. And, we can stay here, get the shit kicked out of us, or we can fight our way back into the light. We can climb outta hell... one inch at a time. Now I can't do it for ya, I'm too old. I look around, I see these young faces and I think, I mean, I've made every wrong choice a middle-aged man can make. I, uh, I've pissed away all my money, believe it or not. I chased off anyone who's ever loved me. And lately, I can't even stand the face I see in the mirror. You know, when you get old, in life, things get taken from you. I mean, that's... that's... that's a part of life. But, you only learn that when you start losin' stuff. You find out life's this game of inches, so is football. Because in either game - life or football - the margin for error is so small. I mean, one half a step too late or too early and you don't quite make it. One half second too slow, too fast and you don't quite catch it. The inches we need are everywhere around us. They're in every break of the game, every minute, every second. On this team we fight for that inch. On this team we tear ourselves and everyone else around us to pieces for that inch. We claw with our fingernails for that inch. Because we know when add up all those inches, that's gonna make the fucking difference between winning and losing! Between living and dying! I'll tell you this, in any fight it's the guy whose willing to die whose gonna win that inch. And I know, if I'm gonna have any life anymore it's because I'm still willing to fight and die for that inch, because that's what living is, the six inches in front of your face. Now I can't make you do it. You've got to look at the guy next to you, look into his eyes. Now I think ya going to see a guy who will go that inch with you. Your gonna see a guy who will sacrifice himself for this team, because he knows when it comes down to it your gonna do the same for him. That's a team, gentlemen, and either, we heal, now, as a team, or we will die as individuals. That's football guys, that's all it is. Now, what are you gonna do?
Aslında Al Pacino sevgimden dolayı, bu filmi uzun zamandır izlemedim çünkü dışarıdan baktığımda, ciklet film gibi görünüyordu. Al Pacino'yu bu tarz bir filmde görmek, gözümdeki üstad imajını zedeleyeceğini ve bunun da benim keyfimi kaçıracağını düşünüyordum. Bundan dolayı da bu filmi izlemem, epey gecikti. Sonuçta bir Oliver Stone filmiydi ki Oliver Stone denilen adamın da öyle ahım şahım bir iş yaptığına şahit olmadım hiç. Öte yandan da içten içe de "Üstad sıradan bir filmde oynamış olamaz. Hem de 1999 yılında... O kadar başyapıtın arkasından, The Devil's Advocate ve The Insider filmlerinden sonra kötü bir film olamazdı. Olmamış da zaten.

Evet, belki muhteşem bir film değil. Bunu kabul edebilirim. Zaten Al Pacino'suz da çekilmezdi heralde. Cameron Diaz'ı da bu Romantik-Komedi olayının dışında izlemek de güzel oldu. Jamie Foxx'u zaten her zaman severek izledim. Bu da başka bir ayrıntı.

Çok fazla irdelenecek bir film değil yani. İşte Amerikan Futbol'u, bir takım, bir koç, bir takım sahibi... Bu tarz, sportif temalı bir film. Kazanma hırsı, oyuncuların birbirleriyle ve koçlarıyla arasındaki ilişkileri. İzlenebilecek bir filmdi ya, aksini söyleyemiyorum.





13 Şubat 2010 Cumartesi

Gang Related (1997)

Son günlerde bi' Tupac aşkıdır yanıp tutuşuyorum. Çocukluk dönemimin kahramanı olan bu adamın sinema yüzünü çok önceleri keşfetmiş olmama ve tüm filmlerini çok önceleri izlemiş olmama rağmen, hayatımın şu blog sayfasındaki ilk postu girdiğim günden sonraki döneminde de kendisinin sinema yönünü derinlemesine incelemeye karar vermek çok zor olmadı tabi. İlk olarak en sonuncu filminden başlamak istedim ki bu film kendisi katledildiği 1996 senesinden 1 sene sonra vizyona girdi. Bi' nevi 2Pac'a yadedilmişti ki film bittikten sonra ekranlara da yansıdı bu. İyiydi.

Hikaye güzeldi. Jim Kouf da fena yönetmen değilmiş. Bu film ile tanımış oldum. Gerçi topu topu 3 tane filmi var. Senarist yanı daha güçlü, onlarca çekilmiş senaryosu var. Gang Related filmini de o yazmış. İşte 2 tane suç işleyen kirli dedektif, en son işledikleri suçun neticesinde ciddi sıkıntıya düşerler ve bu sıkıntılarını sokaklarda yaşayan bi' adamın üzerine yıkmayı denerler. Sonra o adamın da çok ciddi bi' aileden çıkagelmiş olduğu ortaya çıkar felan. Böyle güzel bi' senaryo. Neyse. Ben zaten işin bu yanıyla ilgilenmiyorum. Ben genel anlamıyla Tupac ile ilgilendim ve tatmin de oldum. Rap dünyasının 1 numaraları efsanesi ve hatta ilahı Tupac Amuru Shakur Makiaveli'nin sinema oyunculuğundaki başarısına da şahit oldum ya, gözüm açık gitmez artık.

Son olarak da filmin oyuncu kadrosunun çok hoşuma gittiğini söyleyebilirim. Hiçbirini tam anlamıyla tanımıyorum ama bence çok iyi seçimler yapılmış. Başta Tupac olmak üzere, James Belushi ve Dennis Quaid'in de performansları harika. Özellikle Quaid'in oynadığı Homeless karakter müthiş olmuş. Öbür tarafta da Lela Rochon gibi bi' güzel var ki, bu güzeli her erkek en az 1 kere görmeli.

Sevgilerimle.










14 Temmuz 2009 Salı

Vantage Point (2008)

Ne yalan söyleyeyim, aslında bu filmi izlemeden önce "Propaganda amaçlı yapılmış, sıradan Amerikan filmi." gibisinden bi' endişem vardı. Ancak yönetmen Pete Travis ve senarist Barry Levy beni yanılttılar. İşin ilginç yanı, bu iş, yönetmeninin de senaristinin de ilk ciddi sinema deneyimi. Pete Travis bunun üzerine 2009'da Endgame adında bi' şey yapmış, aslında O'nu da incelemek lazım.

2000 senesinden, Guillermo Arriaga'nın yazdığı bi' Amores Perros vardı. İşte bu filmin kurgusu tıpkı Amores Perros'a benziyor. Sadece işi biraz daha ilerletmiş ve bakış açısı sayılarını 8'e çıkartmışlar. Aslında filmin sloganı olayı çok güzel özetliyor; "8 Strangers. 8 Points of View. 1 Truth." Her şeyden önce, senaryo ve yönetmenlik teknikleri üst düzeyde kullanılmış. Konu da kötü değil, kurgu da. 8 farklı çift gözden incelenen gizem dolu bi' suikast ve bunu ekrana 8 farklı gözün bakış açısıyla yansıtırken gizemini yitirmeyen bi' hikaye. En son bağlama da süper. O bütün dünyanın kahrının unutturulması ve küçücük bi' kızın hayatının bitip-bitmemesi üzerine ufak beyin fırtınaları... Hakikatten güzeldi.

Ayrıca ilk paragrafta da belirttim, büyük bi' beklenti içerisinde Amerika'ya övgü dolu bi' proje beklerken karşıma çıkan müthiş toplumsal eleştiriye "Hayran kalmadım." demem ciddi haksızlık olur. Tamam, birçok Amerikan filminde hain Amerikalı ajana rastlamıştık ama hiçbir Amerikan filminde pestile dönmüş Alman marka aracın içerisinden sağ çıkan bi' adam hiç görmemiştim.

Unutmadan filmdeki oyunculuk performansının da gayet iyi olduğunu söylemem lazım. Özellikle Forest Whitaker ve Ayelet Zurer'in performanslarını mercek altına alarak film üzerinde konsantrasyon sağlayabilirseniz, alacağınız hazzın boyutunu yükseltebilirsiniz.

Uzun zamandır izlemek istiyordum, bu geceye kısmetmiş. İyi geldi be. :).

İyi seyirler...