Cary Grant etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cary Grant etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Mayıs 2009 Çarşamba

North by Northwest (1959)

Alfred Hitchcock'un, diğer filmleri olduğu gibi, sinema tarihinin en iyi filmlerinden birisi olduğu söylenen eseri. Filmdeki başarılı oyunculuğa değinmeye gerek yok. Tipik bi' Alfred Hitchcock kadrosu ve ilkesi. İyi oyunculuk. Başrollerini Cary Grant ve Eva Maria Saint'in üstlenmiş. Senaryosunu ise yine başka bi' Alfred Hitchcock eseri Family Plot'dan hatırladığımız Ernest Lehman yazmış.

Şu son günlerde Alfred Hitchcock'un filmlerinden ve kendisinden fazlaca bahsettim. O yüzden bu filmin yazısını kısa kesmeyi planlıyorum. Önce şunu belirteyim, dünyanın en kötü şeyi, Arizona Dreams filmini North by Northwest filminden önce izlemekmiş. Bunu hissettim. :). Neyse, filmden birazcık bahsetmek lazım. Alfred Amca'nın "her filminde kısacık görüntü verme." olayı ile başlıyor, doğaldır. Sonra hikaye derinleşiyor. Derinleştikce izleyiciyi bi' "Allah Allah?" havası kaplıyor. Sürekli bi' ters köşeye yatırmaca, sürekli bi' izleyiciyi tahminler yapmaya zorlamacalar sürüp gidiyor. Keskin zekalı karakterlerin, birbirlerini türlü akıl oyunları ile alt etme çabaları ve bu oyuna, istemeden de olsa, dahil olmuş bi' adam.

Şöyle de özetlenebilir; Alfred Amca'nın, Bakın bakın! Ben gizemli film de yönetebiliyorum." haykırışı. Ha, "gizemli" demişken, bu filmin bi' yanı da, bi' yandan izleyiciyi merak içinde gererken, öteki yandan kırım kırım güldürmesi. Özellikle paçayı yırtmak için kendini bi' müzayedenin ortasında bulan Cary Grant'in, 1200 dolarlık tabloya önce 13 dolar, daha sonra da aniden fikrini değiştirip 3000 dolar önermesi. Peki bunu neden yapıyordu? İşte bunu buraya yazmam. :).

Sonuç olarak film, Alfred Hitchcock'u biraz daha anlamama sebep oldu. Adamın olayı, kendisinden sonra gelişen sinema tarihinin sürecine damga vurmak. Bu filmde izlediğiniz herbir ayrıntı üzerinden onlarca film yapıldı. Eğer günümüz sinemasını iyice izlediğinizi düşünüyorsanız bu filmi izleyin. Benim farkettiğimi siz de farkedeceksiniz ki günümüz senarist ve yönetmenleri, Alfred Hitchcock'tan bayağı bi' nemalanıyorlar.

















14 Mayıs 2009 Perşembe

Notorious (1946)

Üst Not: Alfred Hitchcock'un kadınlara araba kullandırma tutkusunu anlayamıyorum. Neredeyse her filminde araba kullanan güzel bi' kadın var.

Alfred Hitchcock serisine bağladım, öyle gidiyorum. Bu sefer de Notorious'u izledim. İlk izleyişim. Zannedersem "Çok beğendim." dememe lüzum yoktur. Bi' dehanın, bi' başka işi.

Ben Hecht diye bi' adam yazmış. Süper bi' konu, süper bi' senaryo. Filmde öyle bi' ibareye rastlamadım ama benim tahminim, gerçek bi' hikayeden alınmış. Ya da en azından esinlenilmiş. Oyuncu kadrosu da döneminin, hatta belki de sinema tarihinin en iyilerinden. Ingrid Bergman, hiç istemediği halde, sırf sevdiği adam için ajanlık yapan bi' kadını oynamış. Cary Grant ise, söz konusu kadını bu göreve sürüklemiş, daha sonra yine o kadına aşık olmuş fakat organizasyon şeflerinin baskıları ve görev icabı kadınının başka bi' adam ile evlenmesine göz yummak zorunda kalmış bi' adamı canlandırıyor. Claude Rains de bu görevin hedeflerinden birisi olan ve Ingrid Bergman'ın canlandırdığı karakterle evlenen adam. Filmdeki en garip ayrıntılar, hemen hemen her izleyenin farkedebileceği üzere, filmin konusunun izleyicinin kafasında oturana kadar izleyiciyi meraktan çatlatması ve filmin akışında olayın ayrıntılarının sığ kalması(örneğin üzerine gidilen suç örgütünün suçunun tam olarak bilinmemesi ve bunlar gibi...). Bi' de sonu çok süper. Belki de sinema tarihinin en düz fakat en etkileyici sonu. İzlerseniz, Hitchcock'un farklılığını hissedeceksiniz. Bence, yine Ingrid Bergmanlı Casablanca ile birlikte, yapılmış en iyi birkaç aşk filminden birisi. Geri kalan suç kısmı, diğer Alfred Hitchcock filmleriyle birlikte, tartışılır.

Ayrıca Ingrid Bergman'a aşık olmamak elde değil. O mükemmel oyunculuk, mükemmel mimikler. Kate Winslet & Nicole Kidman karışımı bi' surat ifadesi. O gülümseme, gözler... Tam bi' iskandinav cazibesi, viking kızı...

Sevgiler...

12 Mayıs 2009 Salı

The Philadelphia Story (1940)

Tam bi' klasik. Hayatımda izlediğim en iyi romantik-komedi temalı filmlerden birisiydi. Gerçi pek romantik-komedi izlemem ya, o da bi' mesele. Dün Katharine Hepburn'un doğum günü olması hasebiyle, yine IMDb adı altında ufak bi' araştırma yaptım. Bu araştırmamın amacı, iyi bi' Katharine Hepburn filmi bulup seyretmekti. 2 film dikkatimi çekti. İlki buydu, Philadelphia Story... İkincisi ise The Lion in Winter... Aslında The Lion in Winter filmini izleyerek, Anthony Hopkins'in 1968 yılındaki haline şahit olabilirdim. Fakat beni bunu yapmaktan caydıran şey, 1940 yılındaki James Stewart ve Cary Grant'i izleyebilme ihtimaliydi. Tabi dediğim gibi; Devrinin afeti, Katharine Hepburn'ün yanında.

George Cukor diye bi' adam yönetmiş filmi. 1939 yılında The Women diye bi' filmi var. Bi' dönem izleyeceğim filmler listesindeydi fakat nedendir bilmiyorum, izlememişim. Çok enteresan, bu yönetmenden pek haberdar değilim. Aslında o kadar da enteresan değil. Az önce baktım da, Alfred de George Cukor da aynı sene, 1899'da dünyaya gelmişler. Yani aynı dönemin yönetmenler. :). Adamın sinmesi normal.
Konusuna girmek istemiyorum. Çok karışık. Kısaca özetleyeyim. Genç, güzel ve zengin bi' kadının etrafında dönen bi' dünyadaki komik olaylar silsilesi. Dedim ya, fazla romantik-komedi izlemiyorum. Yani dürüst olmak gerekirse; romantik-komedi izlemeyi de yazmayı da sevmiyorum.
Aslında az önce saydım kadroyu... Başrolde 1940-1960 yılları arasını domine etmiş, zaman zaman Alfred Hitchcock ile çalışma fırsatı yakalamış Cary Grant. Yine yakın dönemin en güzel kadınlarından, Katharine Hepburn. Bi' de yardımcı erkek olarak, yine zaman zaman Alfred Hitchcock ile çalışma şerefine nail olmuş, şahsen benim gelmiş geçmiş en iyi 10 oyuncu arasına sokabileceğim James Stewart. Heralde döneminin en iyi oyuncu kadrosuydu bu.

Klasik sinema sevmeyenler için kesinlikle tavsiye etmem. Bunu da belirteyim de, sonradan şeyolmasın. :).




9 Mayıs 2009 Cumartesi

To Catch a Thief (1955)

Alfred Hitchcock'un 1954 yılında yayınlanan Dial M for Murder ve Rear Window adlı iki şaheserinin gölgesinde kalmış bi' filmi. 1955 yılında yayınlandı. Sıkı bi' Hitchcock sever olamama rağmen bu filmi daha 1-2 hafta öncesine kadar dikkatimi çekmemişti. Geçenlerde ya Flash TV ya da TV8'de, yarım yamalak da olsa, izleyerek keşfettim. Gerçi televizyon kanallarının reklam politikaları yüzünden sonunu getiremediğim filmlerden biri olması hasebiyle ne filmin adını, ne de yönetmeninin kim olduğunu öğrenememiştim. Gerçi filmi televizyonda izlerken, hafiften de olsa bi' Alfred Hitchcock filmi olduğunu hissetmiştim ama bu hissim Alfred Hitchcock'un sayfasına bakmaya motive edebilecek kadar yeterli büyüklükte değildi. Fakat kaçıramayacağım bi' ayrıntı vardı tabi; Grace Kelly. Rahmetli mükemmel bi' kadınmış. Kendisine aşık olmam, Rear Window filmini izlediğim güne(Blog arşivinden araştırabilirsiniz. Grace Kelly etiketine tıklamanız yeterli.) denk gelir. O gün bugündür, bu kadındaki asaleti ve simayı unutamam. Bu özelliğimin verdiği avantajdan da yararlanarak, filmi bulmak için, IMDb'de ufaktan bi' tura çıktım. Ondan sonrası çorap söküğü gibi geldi. Zaten ömrü boyunca topu topu 9 filmde oynamış olan Kelly'nin filmografisinden bu filmi bulmak hiç de zor olmadı. E yanında da diğer bi' efsane, North by Northwest ve Notorious filmlerinden hatırladığımız Cary Grant gibi usta bi' aktör de olunca, filmi izlemek ve beğenmek kaçınılmaz olmuştu bile.

Yönetmen, şu anda hepinizin anladığı üzere Alfred Hitchcock. Hikaye David Dodge adlı bi' adamın, filmle aynı isimdeki romanından, John Michael Hayes adlı başka bi' adamın senaryolaştırılmasıyla elde edilmiş.

Aslında bilene gerek yok ama bilmeyen için biraz da Alfred Hitchcock övgüsü gerek. Hitchcock'un diyaloglar ile yansıttığı ayrıntıcılığı çok hoşunuza gidecek. Ayrıca üstadın her filminde gözükmesi ve kuşlar üzerindeki takıntılarını bilmeyen yoktur. Bunlara şahit olmak isterseniz de, filmin ilk 15 dakikasında rahatlıkla elde edebileceğiniz bi' şey. Bu filmi izlerseniz, dostlarım ile yaptığım sohbetlerde sıklıkla dile getirilen, "Alfred Hitchcock sinemanın ilkcilerindendir. O ne yaptıysa bugünlerde taklit ediliyor." temalı önermenin gerçekliğine şahit olabilirsiniz. Şu izleyiciyi, tabiri caizse, kontürpiyede bırakma amacı güden kurgu ve senaryolardan bahsediyorum. Aklıma geliyor. Hani şu sonlarına doğru, şaşkınlığın verdiği itelemeyle o içten küfrü ettiğimiz filmler var ya; İşte bu, 1955 yılında izlenmeye başlanmasından yola çıkarak söylüyorum; o filmlerin babası olsa gerek.

Senaryoya fazla değinmeden belirteyim; Eski azılı bi' mücevher hırsızının kendisini aklamak için, yine kendisini taklit eden bi' başka mücevher hırsızının peşine düşmesini konu alıyor. Tabi izleyici bunun farkında değil. İzleyicide bi' şaşkınlık havası hakim. İzleyicide "Acaba hırsızı bulabilecek mi?", "Yoksa hırsız kendisi de, böyle bi' politika mı izliyor?", "Bence hırsız şu genç adam.", "Bu belki de sigorta şirketinden yüklü bi' miktar kopartmak için yapılmış bi' oyun?" gibi sorular mevcut.

Bence kaçırılmaması gereken bi' başyapıt. Sizce nedir, bilemem...

Son bi' not; Az önce farkettim. Filmin adındaki baş harfleri yanyana yazdığınız vakit, "TCAT" gibisinden bi' kelimemsi çıkıyor. Merak ettim, bunun filmin başrol oyuncusu Cary Grant'ın canlandırdığı hırsızın takma adı "The Cat" ile bi' ilgisi var mı acaba?.. Zira üstad sever böyle şeyleri.